Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

George Berkeley ve maddenin gerçek hali

berkeley_4 (1)

Kişiler objelerin sadece verdiği hisleri kavrayabilirler.


George Berkeley ünlü bir filozof.

Savunduğu düşüncesi şuydu: kişiler objelerin sadece verdiği hisleri ve objelere ait fikirleri kavrayabilirler. Soyut olanları kavrayamazlar. Örnek: Madde.

Ardından şu sözü ortaya atmıştır: “esse est percipi”. Yani var olmak algılanmış olmaktır.

1709’daki ilk çalışması “Görütünün Yeni Teorisi Üzerine Bir Yazı”da insanın görme yetisinin sınırlarından bahsetmiş ve objeleri görmek maddeyi görmek değil, ışık ve renk görmektir diye açıklamıştır.

Biraz Berkeley’in prensibi “esse est percipi” yani “var olmak algılanmış olmaktır”dan bahsedelim.

Bu görüşe göre etrafımızdaki herşey idealardır. Yani algı ve hislerdir. İdealar ruhta bulunur. Vücudumuz dahi idealardan ibarettir.

Berkeley kendisi “idea” kelimesini kullanmayı pek tercih etmemiştir. Onun yerine “kavram” demeyi daha uygun blmuştur.

Algıladığımız bu tüm kavramların bir yaratıcı tarafından bize kavratıldığını anlatmıştır.

Allah’ın varlığını bir eserinde şöyle açıklamıştır: Kavram ve algılar benim irademin dışında kalmaktadır. Günışığı altında gözlerimi açtığımda görüp görmemek benim seçeneğim değildir. Göreceğimi objeleri de ben belirleyemem. Duymak ve diğer hisler de buna dahil. Tüm bunları yaratan bir irade vardır.

Ayrıca şöyle bir açıklamada bulunmuştur: Bir ağacı algılamak aslında Allah’ın benim zihnimde yarattığıdır. Orada kimse olmadığında, kimse onu algılamadığında da ağaç aslında ordadır. Çünkü Allah sonsuz akıl sahibidir ve herşeyi gözetendir.

George Berkeley’in tüm bu görüşleri günümüzde modern fizik tarafından bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanmıştır. Bunun da ötesinde George Berkeley’in bahsettikleri kendisinden 1100 sene önce Kuran’da belirtilmiştir.


Algılar dünyasına hayret uyandıran bir yolculuk yapalım…

insan

Dışarıdaki görüntü kapkaranlık beynimizin içinde oluşur, ama dışara ne renk ne de ses yoktur!


Richard Gregory (çok ünlü Nöropsikoloji Profesörü), görme olayındaki mucizevî durumu şöyle tarif eder: “Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük birhayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın.Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.”(R. L. Gregory, “Eye and Brain: The Psychology of Seeing”, New York: Oxford University Press Inc., 1990, s. 9)

Görme işlemi çokça aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir bölgede yaşanır.

Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgi üzerinde bir kez daha dikkatlice düşünelim: Biz, “görüyorum” derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu “etki”yi görürüz. Yani “görüyorum” derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrediyoruz. 

Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3’lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var. Az önce belirttiğim gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayayım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır.Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.

Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar…

Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. 

Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın her şeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.

Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun “epitelyum” denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.

Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

Bu noktada karşımıza tek bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir: “Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da “Do” notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.”(Lincoln Barnett, “Evren ve Einstein”, Varlık Yayınları, Çev: Nail Bezel, syf.20)

Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar.Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde ederiz.

Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir:

“… Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.” (Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s.447)

Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki “aslı” ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız…

“Maddesel dünya” dediğimiz algılar bütünü, RUH tarafından seyredilen BİR HAYALDİR. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği olup olmadığını asla bilemeyiz.

Bizim madde olarak algıladığımız her şey, sadece ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar değil, birer “ruh”tur. Bu gerçek bilim adamları tarafından biliniyor ama açıklanmıyor. 

O, sizin için kulakları, gözleri ve GÖNÜLLERİ inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.” (Mü’minun Suresi, 78.ayet)

“..sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” [Saffat Suresi, 96.ayet]

Kaynak: http://www.felsefetasi.com


Görüntünün beyinde oluştuğu eski dönemlerde de biliniyor muydu?

Görüntünün beyinde oluştuğu eski dönemlerde de biliniyor muydu?

Dışdünyayı beynimizin içinde kapkaranlık bir yerde seyrediyorsak varolduğundan nasıl bu kadar eminiz


Dış dünya ile insanhiç muhatap olmuyor, dışarıda ses yok, renk yok, hatta çıt çıkmıyor. Biz dış dünyadaki bütün bu rengârenkgörüntüleri, gökdelenleri, denizleri, bahçeleri, iş yerlerini, paraları, yatları beynimizdeki küçücük görme merkezinde görüyoruz. Üstelik bu görme merkezi kapkaranlık ama burada rengârenk, apaydınlık, son derece renkli ve sesli görüntüleri seyrediyoruz. Hiçbir insan bağlı bulunduğu monitörün önünden kalkamıyor, dışarıdaki madde ancak beyninin içinde görüntü olarak oluşuyor yani insanlar maddenin aslına hayatları boyunca ulaşamıyorlar.

Bilim adamları bu gerçeği biliyorlar ama insanlar bu gerçekten çekinebilecekleri için açıklamaktan çekiniyorlar. İnsanlar bu gerçeği kavradıklarında ruhtan ibaret olduklarını anlayacaklar, dünyaya yönelik hırsta kalmayacak. İnsanlar beyinlerinin içinde yaşadıklarını farkedecekler, ama bunun daha vakti var gibi gözüküyor. Rüyagörürken yatağımızda yattığımız halde yediğimiz elmanın güzel tadını hissetmemiz, yaz ayındayken karların içinde yürüyüp üşümemiz, etrafımızda hiç insan yokken kalabalık bir konferansta konuşmamız bu gerçeği kavramamız için bize gösteriliyor. Rüya da nasıl hiçbir şey yokken insan tüm olayları hissedebiliyorsa dünyada yaşıyorken de beyninin içindeki görüntüleri görüp hissedebiliyor.

Araştırdığınızda bu gerçeğin çok eski dönemlerde de bilindiğini görebilirsiniz. İmam Caferi Sadık Hazretleri görüntünün beyinde oluştuğunu şöyle anlatıyor:

“… Ebu Abdullah (İmam Cafer-i Sadık) dedi ki:” Ey Hişam, kaç duyun var?
Dedi ki “Beş duyum var.”
Buyurdu ki :“Bunlardan hangisi daha küçüktür?”
Dedi ki: “Görme duyusu.”
Buyurdu ki: 
“Peki görme duyusunun çapı ne kadardır?” 
Dedi ki: “Bir mercimek kadar veya ondan daha küçüktür.”
Buyurdu ki :”Ey Hişam! Ön tarafına ve üst tarafına bak ve bana ne gördüğünü bana anlat.” Dedi ki:” Göğü, yeri, evler, saraylar, kara parçaları, dağlar ve nehirler görüyorum.”
Dedi ki : “ Senin gördüğün bunca varlıkları bir mercimeğin veya ondan daha küçük bir şeyin içine girdirmeye güç yetiren Allah, dünyayı küçültmeden ve yumurtayı da büyültmeden bütün bir dünyayı yumurtanın içine sokabilir.” 
Hişam derhal İmam’a sarıldı; ellerini, başını ve ayaklarını öpmeye başladı ve şöyle dedi: “Bu kadarı bana yeter ey Resulullah (s.a.a)’ ın oğlu!”(Usul-i Kafi, El Kuleyni, Sayfa 104-105)


Artık neden bu hayata geldiğimi daha fazla sorguluyorum…

417234_10150626445594001_312776356_n

Bir gün varız, bir gün yokuz, bu kadar basit işte…


O kadar değişik ve yoğun duygular içindeyim ki, duygularımı nasıl ifade edeceğimi çok da bilmiyorum aslında. Sadece şunu biliyorum ki ben artık aynı insan değilim, bir hafta önce işinden başka bir şey düşünmeyen, bilgisayarının başından kalkmadan sunum hazırlayan, saatlerce raporlara gömülen artık ben değilim. Kafamda o kadar çok soru işareti var ki cevap bekleyen, şimdi bu soruların doğru cevaplarını arıyorum…

İki gün önce en yakın can dostumu, işarkadaşımı bir trafik kazasında kaybettim. Şu anda tüm eşyaları, çalışmaları, bilgisayarı, resimleri karşımda duran masasında öylece duruyor. Bilgisayarının içi önümüzdeki ay işle ilgili yapacağımız planlarla ve sunumlarla dolu. Ben ise 34 yaşında hayatını hiç beklemediği bir anda yitiren arkadaşımın masasından gözümü alamıyorum. Arkadaşım arabasıyla bir saniye sonra o kavşaktan geçse, ya da bir saniye sonra geçse o kamyonla çarpışmayacak ve şu anda hayatta olacaktı. Şimdi her şey bir anda bitti gitti işte. Ne Robert Colege’i bitirmek, ne Stanford’u bitirmek, ne Bebek’te yeni aldığı ev, ne herkesin özendiği kariyeri, ne çok sevdiği ailesi ve arkadaşları onun bu sonunu engelleyemedi. Peki ölüm bizi böyle kıskıvrak yakalıyorsa çok mu değer veriyoruz dünyaya, çok mu değer veriyoruz insanlara? Çok mu değer veriyoruz kariyere, paraya, evlere, arabalara…

Şimdi ben elimde tuttuğum cep telefonumdan artık onun hiç aramayacağını biliyorum, artık sabahları bir daha hiç şakalaşmayacağımızı biliyorum, onunla dertleşemeyeceğimi biliyorum. Onu musalla taşına yatırdıklarında bir gün benimde bu taşa mutlaka yatacağımı biliyorum. 34 yaşında ölmesinin kaderinde olduğunu biliyorum. Benim ölüm günüm, benim ölüm saatim ne zaman gelecek, işte onu bilmiyorum. Sadece artık hayatın çok boş olduğunu biliyorum. Bu öyle bir his ki sanki kapkaranlık bir koridorun içinde yürüyorsunuz ve elinizle düşmemek için duvarlara tutunuyorsunuz. Sonra birden çok parlak bir ışık yanıyor, aniden her yer aydınlanıyor. İşte o zaman gerçeği fark ediyorsunuz. Hiçbir insanın bu dünyadan tek bir çöp bile götüremeyeceğini anlıyorsunuz. Bütün o marka kıyafetler, arabalar, eşyalar, eşi, çocukları geride kaldı işte…Tüm arkadaşlarımızla onu hep birlikte toprağa sade beyaz bir kefenin içine koyduk ve geldik işte…

Artık ben bu hayata neden geldiğimi daha çok sorguluyorum ve eve geldiğimde hiç elime almadığım Kuran’ı alıp bir sayfa açıyorum ve karşıma çıkan bu ayeti okuyorum: “O’nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Andolsun onlara: “Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz” dersen, inkar edenler mutlaka: “Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir” derler. (Hud Suresi, 7) Karşıma çıkan bu ayetin benim için bir işaret olduğunu düşünüyorum. Söylediğim gibi artık hayatı daha fazla sorguluyorum. Eğer bu kadar önemi olsa bu kadar çarçabuk elimizden kayıp gider miydi bu hayat diye düşünüyorum. Ayette söylenen ölümden sonraki hayatımı düşünüyorum…

ErkanArkut/milliyet
blogblog.milliyet.com.tr
Bir firmada CEO olarak çalışmaktayım. Sizinle hobilerimi, düşüncelerimi, izlediğim filmleri, tattığım yemekleri ve okuduğum kitapları ve günlük konuları paylaşacağım.