Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Dawkins üstün bir akla sahip tasarımcı olduğunu kabul ediyor!

Dawkins üstün bir akla sahip tasarımcı olduğunu kabul ediyor!

Ünlü evrimci Richard Dawkins Alalh’ı kabul etmek yerine uzaylılara inanıyor!


Evrimciler gördüğüm kadarıyla yine evrim teorisini bu kadar çürük temele rağmen ispatlama telaşına düştüler. Oysa bu köhne teoriyi cansiperane savunan Richard Dawkins bile yaptığı röportajda üstün bir akla sahip bir tasarımcı olduğunu kabul etti! Fakat Dawkins bildiğiniz gibi Allah’ın varlığını kabul etmek yerine uzaylılara inanmayı tercih ediyor. Kainattaki tüm canlılığın uzaylılar tarafından oluşturulmuş olabileceği masalını insanlara yutturmaya çalışıyor. İşte Richard Dawkins’in üstün bir tasarımcı olduğunu kabul ettiği konuşması:

http://video.mynet.com/erkanarkut/Dawkins-Ustun-Bir-Akla-Sahip-Tasarimci-Oldugunu-Ka/1118559/

Videoyu seyredemeyenler için röportaj şöyle gerçekleşiyor:

Sunucu: Peki yeri ve göğü kim yarattı?

Dawkins: Neden kim kelimesini kullanıyorsunuz? Neden özellikle kim yarattı diye soruyorsunuz?

Sunucu: Peki öyleyse nasıl yaratıldılar?

Dawkins: Çok yavaş bir süreçle.

Sunucu: Peki nasıl başladı?

Dawkins: Nasıl başladığını hiç kimse bilmiyor. Ne çeşit bir olay olması gerektiğini bilmiyoruz. Hayatın kökeninin ne tür bir olayla başlamış olması gerektiğini biliyoruz.

Sunucu: Neymiş o?

Dawkins: Bu, kendi kendini kopyalama kabiliyeti olan ilk molekülün ortaya çıkması ile oldu.

Sunucu: Peki o nasıl olmuş?

Dawkins: Size söyledim, bilmiyoruz.

Sunucu: Yani nasıl başladığı hakkında hiçbir bilginiz yok mu?

Dawkins: Hayır, hayır, hiç kimse gibi ben de bilmiyorum.

Sunucu: Peki akıllı tasarımın, genetik ve evrim konusundaki bazı sorulara cevap olabileceği olasılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dawkins: Olay şu şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bundan çok uzun zaman önce evrenin herhangi bir yerinde bir medeniyet, Darwin‘in teorisinde öne sürdüğüne uygun olarak çok yüksek teknoloji sahibi olacak şekilde evrimleşmiş olabilir. Ve bir hayat formu dizayn edip dünyamızdaki yaşamın tohumlarını atmış olabilirler. Bu bir olasılıktır. Bu ilgi çekici bir olasılıktır. (NEDEN ALLAH’IN YARATMA OLASILIĞINI HİÇ DİLE GETİREMİYOR?)

(SUNUCUNUN SORUSUNA CEVAP VEREMEDİĞİ GİBİ, HALA İLK MOLEKÜLÜN NASIL ÇIKTIĞINI HAYAL DÜNYASI İLE AÇIKLAMAYA ÇALIŞIYOR. EVRENİN HERHANGİ BİR YERİNDEKİ MEDENİYET NASIL OLUŞMUŞ? BAHSEDİLEN YÜKSEK TEKNOLOJİ NASIL OLUŞMUŞ? )

Ben aynı zamanda buna ait kanıtlara ulaşabileceğimizi zannediyorum. (DARWIN DE ARA FOSİL BULUNACAĞINI ZANNEDİYORDU)
Eğer detaylara bakarsak bio-kimya ve moleküler biyolojinin detayları incelendiğinde bunu yapan tasarımcıya ait bir imza bulabilirsiniz.

FONDAKİ SES: Bir saniye, Richard Dawkins akıllı tasarımın akla uygun olduğunu düşündüğünü söylüyor. 

Dawkins: Ve bu tasarımcı çok üstün bir akla sahip. Ve evrenin başka bir yerinden bir varlık olabilir.

Sunucu: Ne, ne?

Dawkins: Ama bu üstün akla sahip varliğin kendisi de açıklanabilir bir biçimde ortaya çıkmış olmalıdır. Varlık sahnesine bir anda, kendiliğinden sıçramış olamaz. Benim ifade etmek istediğim budur.

FONDAKİ SES: Yani Profesör Dawkins akıllı tasarıma karşı değilmiş. Sadece bir tür tasarımcıya karşıymış. Tanrı gibi. 

Sunucu: Yani kutsal kitaplardaki Tanrı kavramına inanmıyorsunuz.

Dawkins: Elbette, bence bu hiç hoş olmayan bir olasılık.

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)


Maddeye Asla Dokunamayız

Maddeye Asla Dokunamayız

Günümüzde hiçbir bilim adamı iki atomu birbirine değdirmeyi başaramamıştır.


Maddeye asla dokunamyız ve maddeler asla birbirlerine değemezler.

Bu kesin bir bilimsel gerçek. Peki bu nasıl oluyor?

Evrendeki herşey atomlardan oluşur.

Atom, proton ve nötronlardan oluşan çekirdek ve çekirdeğin etrafında yörüngelerinde dönen elektronlardan oluşur.

Çekirdek ile elektronların arası boşluktur. Daha doğrusu hiçliktir. Hava dahi değildir, çünkü hava da atomlardan oluşur. Bu boşluk atomun %99.95’idir. Yani maddelerin %99.95 aslında hiçlikten oluşur.

“Peki madem ki hiçlik, o zaman maddelere nasıl dokunabiliyoruz, maddeler birbirlerine nasıl dokunuyor?” diyebilirsiniz.

Şu şekilde açıklayayım;

Atomun dış kısmında yörüngelerinde dönen elektronlar eksi yüklüdürler. Saniyede 1000 km hızla dönerler. Bu sayfa sanki atomun dışı eksi yüklü bir kabuk gibi olur.

Fizik kanunlarına göre ayrı kutuplar birbirlerini çeker, aynı kutuplar ise iterler.

Tüm atomların dışı eksi yüklü olduğuna göre, tüm atomlar birbirlerini iterler. Hiçbir atom asla birbirine dokunamaz.

Yani sandalyede oturduğunuzu sanıyorsunuz fakat sadece sandelyenin üstünü kaplıyorsunuz. Asla sandalyenin atomlarına sizin atomlarınız değemez. Dokunma hissiyatı veya sertlik olarak nitelendirdiğiniz şey sizin elektronlarınızla dokunduğunuz şeylerin elektronlarının birbirlerini aralarında bulunan elektromanyetik alanla itmesinden başka birşey değildir.

Eğer böyle olmasaydı, şu an oturduğunuz sandalyeye oturamaz filmlerde olduğu gibi hayalet gibi içerisinden geçerdiniz.

Günümüzde hiçbir bilim adamı iki atomu birbirine değdirmeyi başaramamıştır.

Atomun parçacıklarına değebilmek için ancak atomu parçalamak gerekir.

Sonuç olarak hayatta maddi olarak değer verdiğiniz herşey aslında hiçbir zaman dokunamayacağınız şeylerden oluşuyor. Ne yaparsanız yapın, maddi olarak sahip olduğunuz, değer verdiğiniz hiçbir şeye asla, hiçbir zaman dokunamayacaksınız. Sadece dokunduğunuzu sanacaksınız ve bu gerçek bu maddesel evrende hiçbir zaman değişmeyecek.

Bu bir düşünce veya fikir değil yüzde yüz biiimsel bir gerçektir. Hem de bilimin en temel kanununlarından birisidir.


Nikola Tesla ve Madde Transferi

 Nikola Tesla

Nikola Tesla


1856 doğumlu Sırp mucit. Dünyanın en çok patent sahibi insan olarak da bilinmektedir. 700 patentli buluşu vardır.

En önemli buluşlarından bir kaçı neon ışıkları, hızölçerler, otomobilletin ateşleme sistemleri, floresan, radar, mikrodalga fırın, elektron mikroskobudur.

Alternatif akım motorlarını, transformatörleri tasarlamıştır.

Bu çalışmalarından bir süre sonra da telsiz ve radyo dalgaları ile cihazları kontrol sistemini keşfetti.

Ardından fiziksel frekanslarla yapay deprem oluşturmayı başardı.

Colorado Springs’de kurdurduğu dünyanın en güçlü vericisi ile ilk yapay şimşeği oluşturdu.

İyonosferi kullanalarık radyo, ses, ve elektromanetik dalgaları kablo kullanmadan çok uzak yerlere göndermeyi başardı.

Okyanus aşırı yerlere radyo dalgalarını gönderebildi.

Uzaktan kumandayı keşfetti.

1943 yılında ünlü Philadelphia deneyini gerçekştirdiği iddia edilmektedir. Deneyin gerçek olup olmadığı hiçbir zaman bilinemedi çünkü deneye atıldığı iddia edilen kişiler bir süre sonra bu deneyi inkar ettiler. Deneyin kısa hikayesi şu şekildedir;

Amerikan ordusuna radarda bir geminin görünmemesi için çalışmalar yapmaktaydı. Elektromanyetik dalgalar göndererk optik kırılma sağlayıp geminin görüntüsünü ortadan kaldırmayı planlıyordu. Fakat iddiaya göre görünmezlik sağlamak yerine istemeden gemiyi başka bir yere ışınladı.

Bu olaya şahit kişilerden 3’ü ölü bulundu.

Şahitlerden Carlos Allende ölü bulunmadan bir iki sene önce şöyle bir ifadede bulunmuştu:

“Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, mürettebatın geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı, sanki hiçbirinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943’te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup, çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?”

Bu anlatılan ne kadar doğru bilemeyiz fakat yakın bir gelecekte madde transferinin gerçekleştirilmesi oldukça olası.

Bir süre sonra Tesla Teleforce silahı üzerinde çalışmalar yaparken kalp yetmezliğinden öldü.

ErkanArkut/milliyet
blogblog.milliyet.com.tr
Bir firmada CEO olarak çalışmaktayım. Sizinle hobilerimi, düşüncelerimi, izlediğim filmleri, tattığım yemekleri ve okuduğum kitapları ve günlük konuları paylaşacağım.


Yaşadıklarımız Bilimsel Olarak Ne Kadar Gerçek?

Yaşadıklarımız Bilimsel Olarak Ne Kadar Gerçek?

 

 

Bedenimizi sistemlerden, sistemler organlardan, organlar dokulardan, dokular moleküllerden, moleküller de atomlardan oluşturur.

Hatta madde olan herşey atomlardan oluşturur. Atomlar milimetrenin milyonda biri kadardır. Bir tuz tanesindeki atomları saymaya kalksak ve saniyede 1 milyar atom sayabilme yeteniğimiz olsa, bu hıza rağmen bir tuz tanesindeki tüm atomları saymak 500 yıldan fazla sürer.

Atom, çekirdek ve etrafında yörüngeler halinde dönen elektronlardan oluşur. Çekirdek de proton ve nötrondan oluşur.

Atomun çekirdeğinin hacmi atomun hacminin 10 milyarda biri kadardır. Yani bir atomun çapı 200 metre çapında olsa, çekirdeği ancak bir toz tanesi kadar olur. Fakat buna rağmen çekirdek atomun ağırlığının %99.95’ini oluşturur. Yani 200 metre çapında bir atom olsa ve bu atomun toz tanesi kadar çekirdeği olsa bu çekirdek 200 metre çapındaki atomun %99.95 ağırlığını ouşturacaktı. Madem bu kadar küçük bir kısım ağırlığının %99.95’ini oluşturuyor, atomun geri kalanı nedir?

Atomun geri kalanı enerji paketçileri olan elektronlar ve boşluktur. Evet atomun içi tamamen bomboştur. Atomun %99.9’unun içinde hiçlik vardır. Hava dahi yoktur. Çünkü hava da atomlardan oluşur. Yani o kısımda maddeye dair hiçbir şey yok.

Şöyle açıklayayım:

Eğer bir insanın vücudundaki herbir atomun içinden bütün boşlukları çıkartırsak, o insan bir tuz tanesi boyuna gelir. Fakat ağırlığı tabii ki aynı kalır. Örneğin bunu 70 kiloluk bir nsana uyguladık diyelim, o insan 70 kilo ağırlığında bir tuz tanesine döner.

Bu uygulamayı dünyadaki tüm insalara yapsak. Yani 7 milyar insana. 7 milyar insan bir elmanın içine rahatça sığabilir.

O zaman beden dediğimiz şey, bina dediğimiz şey, araba dediğimiz şey, para, maddesel olan herşey aslında hiçlik dolu bir balondan başka bir şey değildir.

Bir insanın orijinal boyutu tuz tanesi kadarken atomlarının içinin boşluklarla dolması sonucu şu an bildiğimiz insan boyutuna geliyor.

Bu güne kadar madde dediğimiz, var dediğimiz, gördüğümüz dokunduğumuz şeyler gerçekten var mı? Var dediğimiz şeyler boşluktan ibaret. Bunu bilimadamları kesin olarak söylüyorlar.

Gördüğümüz tüm görüntüler de atomlara çarpan fotonların yansıması sonucu oluşan dalgalardan başka hiçbir şey değildir. Bu dalgaları beynimiz yorumlar ve bize görüntü olarak gösterir. Dışarıda madde ve görüntü sandığımız gibi değildir. Sadece dalgalar, frekanslardan başka hiçbir şey yoktur. Bu bilimsel kanun sadece görüntü için değil, duyma, koku alma, tat alma ve dokunma hissi için de geçerlidir.

Bu bir inanç, felsefi düşünce değildir. %100 tamamen bilimsel bir gerçektir. Fiziksel bir kanundur.

Peki bu konu bu kadar kesinken, bilimsel bir kanun haline gelmişken neden insanlar bundan pek bahsetmiyorlar. Bu çok ciddi bir olay. Çok ciddi bir gerçeklik. Bilim bunun böyle olduğunu 1911 yılında keşfetti. Buna rağmen insanlar ortada böyle bir durum yokmuş gibi davranıyorsa burada önemli bir durum vardır.

Sizce insanlar maddenin aslında sandığımız gibi olmadığını, sadece boşluklar ve frekanslardan oluşan algılar olduğnu düşünmekten neden çekiniyor?

Bu soruyu neden çekindiğinize dair ilk kendinize sorun.

ErkanArkut/milliyet
blogblog.milliyet.com.tr
Bir firmada CEO olarak çalışmaktayım. Sizinle hobilerimi, düşüncelerimi, izlediğim filmleri, tattığım yemekleri ve okuduğum kitapları ve günlük konuları paylaşacağım.


Evrenin dansı: Spin hareketi

Evrenin dansı: Spin hareketi

Öncelikle Spin Hareketi’ne geçmeden önce atomile ilgili ön bilgi vermek istiyorum:Evrendeki herşey atomdandan oluşur. Atom gözle görülemeyecek kadar küçüktür. Ne kadar küçük olduğunu şu örnekle açıklayabiliriz: Bir tuz tanesinin atomlarını saymak istersek, saniyede bir milyar tuz tanesi sayarak bu sayma işlemini ortalama beş yüz yılda tamamlayabiliriz.

Atomu oluşturan parçalar vardır. Merkezde çekirdeği bulunur. Çekirdek proton ve nötrondan oluşur. Proton ve nötron kuark adı verilen enerji paketçiklerinden oluşur. Bu çekirdeğin etrafında ise çok yüksek bir süratle elektronlar döner.

Şimdi konumuza dönersek:

Atomu oluşturan parçacıkların kendi eksenleri etrafındaki dönüşlerine spin denir. Evrende bir çok sistemde bu spin hareketi vardır. Atomun içinden uzaydaki galaksilere kadar bütün sistemler bu hareketi yapar.

Spin hareketi ilk olarak 1925 yılında fark edildi. Bu hareket Pauli Dışlama İlkesi olarak anılmaya başlandı. Bu ilkeye göre iki benzer parçacık aynı duruma sahip olamaz. Yani belirzilik ilkesinin tanımladığı sınırlar içinde hem aynı hızda, hem aynı konumda bulunamazlar. Şöyle açıklamak gerekirse: Atom oldukça küçük bir yapıdır ve o yapının içinde kompleks bir trafik bulunur. Eğer bu kompleks yapının içerisindeki benzer parçacklar aynı yönde ve aynı hızda hareket etseydi ne olurdu?

Öncelikle protonu meydana getiren 3 kuarkı alalım. 3 kuark aynı hızda, aynı yönde ve aynı anda hareket ederlerse artık 3 kuark diye bir şey kalmaz, tek kuark haline gelirler. Bu durumda protonlar oluşamaz. Yani çekirdek oluşamaz. Bu da atom oluşamaz demekle aynı şeydir. Kuark enerjiden oluşur. Aynı hızda, aynı yönd hareket eden 2 ayrı enerji olması mümkün değildir. O zaman tek bir enerji olur. Bu 3 enerjinin birbirinden farklı hareket ediyor olması gerekir. Ancak o zaman kurklar (enerji paketleri) proton ve nötronları oluşturabilir. Tüm kuarklar aynı yönde ve aynı hızda hareket etmiş olsalardı protonlar, nötronlar, dolayısı ile çekirdek oluşamazdı. Yani madde var olamazdı.

Stephen Hawking bu konu ile ilgli şöyle demiştir: “Eğer dünya, dışlama ilkesi olmadan yaratılsaydı kuarklar, birbirinden ayrı ve kesin tanımlı proton ve nötronları oluşturamazdı. Proton ve nötronlar da elektronlarla birlikte atomları oluşturamazlardı. Hepsi, oldukça düzgün, yoğun bir ‘çorba’ oluşturmak üzere bir araya çökerdi”. (Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Milliyet Yayınları, sayfa 117)

Bilim atom altı parçacıklarının bu müthiş hareketlerini keşfetmiştir. Fakat parçacıkların neden böyle hareket ettiklerini tam anlayamamıştır. Bu parçaların bu hareketleri yaparken düzgün bir atom oluşturmaları gerektiğini bilmeleri gerekir. Hangi parçacığın hangi yönde ve hangi hızda hareket edeceğine dair bir stratejiye sahip olmalı. Ardından bu stratejiyi evrendeki her parçacığa bildirmek ve hepsinin bu stratejiye uymasını sağlamak gerekmektedir.

Biliminsanları şu an tüm evrendeki her parçacığın nasıl birbirinden haberli olarak, aynı stratejide hareket ettiklerini anlamaya çalışmaktadırlar.

ErkanArkut/milliyet
blogblog.milliyet.com.tr
Bir firmada CEO olarak çalışmaktayım. Sizinle hobilerimi, düşüncelerimi, izlediğim filmleri, tattığım yemekleri ve okuduğum kitapları ve günlük konuları paylaşacağım.


Ernest Rutherford

Ernest_Rutherford

Ernest Rutherford 1871-1937 yılları arasında yaşamış olan Yeni Zelandalı nükleer fizikçi ve kimyagerdir.

Lise ve üniversiteyi burslu okudu. Üniversiteden mezun olduktan sonra da bir yıl daha okulda çalışmalarına devam etti. Bu süre içerisinde demirin yüksek frekanslı manyetik alanlardaki mıknatıslanma özellikleri üzerine araştırmalar yaptı. O dönem elektromanyetik dalgalar yeni keşfedildiği halde onları algılayabilen bir dedektör yaptı.

Daha sonra Cambridge Üniversitesine geçti. J. J. Thomson ile çalışmalar yapmaya başladı. Eletromanyetik üzerine çalışmalarına devam etti. Dalgaları 3 kilometre uzaklıktan gönderip alma konusunda başarılı oldu.

Aynı yıl W. C. Roentgen X ışınlarını buldu ve Rutherford hemen bu konuya yöneldi. X ışınlarının gazlar içerisinden geçerken iyonlaşmaya sebep olduğunu, yani çok fazla eksi ve artı elektrik yüklü parçacıkların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve bu parçacıkların yeniden birleşerek nötr atım oluştuğunu buldu. Kolay iyonlaşabilen fakat soğurabilen ışınlara alfa ışınları, daha zor iyonlaşan fakat grim kuvveti yükske ışınlara beta ışınları ismini verdi.

Bundan sonraki üç yıl içerisinde Radyoaktiflik fiziniğini ortaya çıkardı. (Radyoaktiflik: Bir elementin atomlarının üzerinde bir bir uygulama yapmadan başka bir elementin atomlarına dönüşmesi) Böylece o güne kadar bilimadamları tarafından bilinen maddenin değişmezliği kavramı sona ermiş oldu.

Bu çalışma üzerine Rutherfor Royal Society üyeliğine alındı. Ertesi yıl Ruhtherford ödülü isimli bir ödül başlatıldı.

Rutherford Alfa ışınları üzerinde araştırmalara devam etti ve bu ışınların artı yüklü parçacıklardan oluştuğu sonucuna vardı. Bunun yaı sıra bu parçacıkların hızını ve kütlesi üzerindeki elektrik yükünü ölçmeyi başardı.

En büyük çalışması ise ilk defa gerçek manada oluşturulmuş olan Atom Modeli oldu.

Alfa parçacıklarının oldukça inceltilmiş altın levhalardan geçişi konusunda araştırmalara başladı. Alfa artı yüklü olduğundan levhadan geçiş sırasında metal atolarındaki artı yüklerin etkisi ile sapmaya uğrayacağını fakat parçacığın kütlesi büyük olduğundan sapmaların çok küçük olacağını düşünüyordu. Düşündüğü gibi yapılan deneyler sonucu alfa parçacıkları genel olarak çok küçük sapmalar gösterdi fakat büyük açılarla sapan parçacıklar da olduğunu farketti. Hatta arada bir parçacığın hareket yönünü değiştirip geri döndüğünü gözledi. Böyle büyük bir alfa parçacığını bu kadar saptırması için atomdaki tüm artı yüklerin ve kütlenin çok küçük bir hacimde yoğunluş olması gerekiyordu. Bunun sonucunda atomun içerisinin aslında çoğunluk olarak boşluk (hiçlik) olduğunu keşfetti. Buna Rutherford Atom Modeli denmektedir. (Bir süre sonra Niehls Bohr atom hakkında çok daha hayret verici bilgilere ulaştı. Daha sonraki yazılarda bunu da anlatacağım)

Bu çalışmalardan sonra Nobel Kimya ödülü aldı. Ardından Copley Madalyası aldı ve daha sonra bu kurumun başkanı oldu.

ErkanArkut/milliyet
blogblog.milliyet.com.tr
Bir firmada CEO olarak çalışmaktayım. Sizinle hobilerimi, düşüncelerimi, izlediğim filmleri, tattığım yemekleri ve okuduğum kitapları ve günlük konuları paylaşacağım.