Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Algılar dünyasına hayret uyandıran bir yolculuk yapalım…

insan

Dışarıdaki görüntü kapkaranlık beynimizin içinde oluşur, ama dışara ne renk ne de ses yoktur!


Richard Gregory (çok ünlü Nöropsikoloji Profesörü), görme olayındaki mucizevî durumu şöyle tarif eder: “Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük birhayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın.Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.”(R. L. Gregory, “Eye and Brain: The Psychology of Seeing”, New York: Oxford University Press Inc., 1990, s. 9)

Görme işlemi çokça aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir bölgede yaşanır.

Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgi üzerinde bir kez daha dikkatlice düşünelim: Biz, “görüyorum” derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu “etki”yi görürüz. Yani “görüyorum” derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrediyoruz. 

Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3’lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var. Az önce belirttiğim gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayayım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır.Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.

Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar…

Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. 

Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın her şeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.

Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun “epitelyum” denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.

Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

Bu noktada karşımıza tek bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir: “Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da “Do” notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.”(Lincoln Barnett, “Evren ve Einstein”, Varlık Yayınları, Çev: Nail Bezel, syf.20)

Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar.Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde ederiz.

Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir:

“… Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.” (Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s.447)

Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki “aslı” ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız…

“Maddesel dünya” dediğimiz algılar bütünü, RUH tarafından seyredilen BİR HAYALDİR. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği olup olmadığını asla bilemeyiz.

Bizim madde olarak algıladığımız her şey, sadece ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar değil, birer “ruh”tur. Bu gerçek bilim adamları tarafından biliniyor ama açıklanmıyor. 

O, sizin için kulakları, gözleri ve GÖNÜLLERİ inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.” (Mü’minun Suresi, 78.ayet)

“..sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” [Saffat Suresi, 96.ayet]

Kaynak: http://www.felsefetasi.com

Reklamlar

Üç çocuğu acımasızca katleden cani idam edilmeli mi?

Üç çocuğu acımasızca katleden cani idam edilmeli mi?

Bir cani tarafından katledilen üç masum çocuk şu an cennet bahçelerindeler.


Aslında bugün başka yazı yazmayacaktım ama her yerde “üç çocuğu hunharca katleden cani idam edilmeli mi” tartışmaları giderek büyüyor. Cinayet günü evinde yalnız olan Gülışık’ın Kayseri’nin Talas ilçesinde bayram şekeri toplamak için kapısını çalan 3 çocuğu şeker verme bahanesiyle evine aldığı ve sonra da ‘sapkınca’ düşüncelerini uyguladıktan sonra yakalanmamak için çocukları öldürdüğü sonunda tespit edildi. Tam bir yıldır kayıp olan cesetlerin bulunması,katilin çocuklara yaptığı eziyeti detaylı olarak anlatması insanın vicdanını sızlatıyor. Küçücük masum çocuklara böylesine işkence yapabilen biri insan olamaz diye düşünüyorum.

Peki bu küçük masum çocuklardan birinetecavüz edip öldüren ve diğerlerini de boğan bu hain katil idam edilmeli mi? Kuran’a göre baktığımızda Kuran’da kısas vardır:

Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azap vardır. (Bakara Suresi, 178)

Biz onda, onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefarettir.Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır. (Maide Suresi, 45)

Gördüğünüz gibi Kuran öldürülen kişinin ailesine kısas hakkı tanır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken Allah’ın bağışlamayı daha uygun görmesidir. Bu yüzden samimi bir Müslüman daima Allah’ın beğendiği tavrı uygulamalıdır. Ayette ailenin kısas hakkını sadaka olarak bağışlaması tavsiye edilir. Tabii ki böylesine cani ruhlu bir kişinin kanunla ve hukukla cezalandırılması gerekir, ama Allah Kuran ölüm cezasının kaldırılmasının daha hayırlı olacağını bildirir.

Son olarak öldürülen çocukların ailelerine de Allah’tan sabır diliyorum, daima Allah’tan razı olsunlar. Hepimiz kaderimizi yaşıyoruz. Onlara da güzellikle sabretmek düşüyor. Şunu bilsinler ki tamamen masum olarak ölen çocuklar hemen cennete alınırlar ve sonsuza kadar orada mutlu yaşarlar. Onlar da Allah’tan razı olup samimi bir Müslüman olarak hayatlarını sürdürürlerse cennette yavrularına mutlaka kavuşacaklarını bilmeliler.


Ağustos böceklerinin büyük sırrı- Seyredin

agustos-bocegi-resimleri-1

Her bir hayvanın hayatındaki incelediğimizde muazzam detaylarla karşılaşıyoruz.


Geçen gün seyrettiğim son derece ilginç bu videoyu sizlerle paylaşabilmek için video sayfama ekledim. Kuzey Amerika’nın doğu sahilinde yaşayan milyarlarca ağustos böceği larvaları toprağın altında tam 17 yıl kaldıktan sonra yeryüzüne çıkıyorlar! Ağaçlara tırmanırken kısa sürede dönüşümlerini tamamlayan bu canlılar, dikkatsiz ve savunmasız oldukları için doğadaki kaplumbağa, kuş, sincap gibi bazı hayvanlara kendilerini adeta gümüş tepside sunarcasına yem ediyorlar. Ziyafet çeken avcı hayvanlar tıka basa doyduktan sonra geri çekiliyorlar. Böylece hayatta kalmayı başaran şanslıağustos böcekleri çiftleşip yumurtalarını bıraktıktan birkaç gün sonra yaşamını yitiriyorlar ve orman yeniden sessizliğe bürünüyor. Videoyu bu linkten seyredebilirsiniz:

http://video.mynet.com/erkanarkut/Agustos-Boceklerinin-buyuk-sirri/1140288

İnsan buradaki detayları düşünmeden edemiyor. Neden ağustos böcekleri toprağın altında tam 17 yıl beklesin? Neden milyarlarcası çıkıp diğer hayvanlara ziyafet çeksin? Neden çiftleşip yumurtalarını bıraktıktan kısa bir süre sonra ölsünler? Tabii ki bunların hepsinin bir anlamı var. Doğa müthiş bir düzen ile üstün bir akılla Allah tarafından yaratılmış. Bazı detaylarda tabii ki sınırlı insan aklının kapasitesini zorluyor. Bilim adamları detayları inceledikçe ve keşfettikçe her detayın arkasında çok büyük bir akıl olduğunu görüyorlar ve bütün bunların aslaevrimle ve tesadüfler sonucunda gerçekleşemeyeceğini bakın nasıl itiraf ediyorlar:

Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu… Ama şu anda, Allah’a inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum. Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil. (Chandra Wickramasinghe)1

1. Chandra Wickramasinghe, London Daily Express ile bir röportajından, 14 Ağustos 1981


Tüm dünya olayların arkasında gözüken Hz. Hızır’ı konuşuyor! Seyredin

 

 1299832501_japantsunami

Mısır’da yaşanan büyük kargaşanın içinde yeşil ışıklı elinde bayrak tutan bir atlı göründü. İnsanlardan fark edenler bu görüntüleri hayretler içinde izlediler. Şimdi bu video youtubeta izlenme rekorları kırıyor. Mısır’da insanların ortasından süzülen yeşil atlı 1:21. saniyede gözüküyor, bu linkten seyredebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=gWQKOj9Sxkg&feature=related

Aynı görüntü şimdi de Japonya’daki depremde ortaya çıktı! Videoda 00:26.’ıncı saniyede kilisenin sol tarafında Hz. Hızır tekrar görülüyor. Bu videoyu da bu linkten seyredebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=S8I9rD_idZ4

Hz. Hızır’ın anlamı “yeşil” demek. Geçtiği yerlerdeki otları yemyeşil hale getirdiği için bu isimle anılıyor. Allah tarafından büyük olaylarda, büyük savaşlarda görevlendiriliyor. Kıyametten önceki son dönemde İslam hâkimiyetinde Hz. Mehdi’ye yardımcı olacağı söyleniyor. Ayrıca İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Mehmet’e görünmeyen ordularla yardım ettiği, İstanbul’un feth edilişini surlara oturarak izlediği de birçok kaynakta belirtiliyor. Dünya çapında yaşanan büyük olayların arkasından Hz. Hızır çıkıyor. Son derece ilginç ve hayret verici olaylar bunlar. Yeni bilgiler öğrendiğimde sizlerle paylaşacağım.