Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Şimdi hedef Suriye, kimbilir bu ülkenin arkasından hangi ülkenin parçalanması planlanıyor?


Irak’ta “ellerinde kimyasal silah var” diyerek darmadağın edilmedi mi? Koskoca ülkenin insanları perişan duruma düşürülmedi mi? Şimdi orada evsiz barksız yüzlerce insan, yetim kalmış çocuklar ve kaybolmuş bir tarih var. Irak halkının sadece evleri yok edilmedi, geçmişleri de yok edildi. Irak’ın bütün müzeleri yağmalandı, o değerli eserler yakılıp yıkıldı ve bir kısmı da yurt dışına çıkarıldı.

Afganistan’da da insan hakları yok”diyerek orayı işgal eden ve uyuşturucu trafiğini ele geçirerek kasalarını dolduran Amerika, Irak’ın petrol rezervlerinin üzerine de böylece kondu. Şimdi ise sıra Suriye’nin elindeki zenginlikleri kapmaya geldi. Bunun için de bir yalan uydurulmalıydı. Nasıl olsa dünya saftı. Aynı yalan evrilip çevrilip kamuoyuna sunulabilirdi. Zaten küresel güçlere kim sesini çıkarabilirdi?

Batı dünyası Suriye için plan yapa dursun, Irak’ın işgâli için yapılan oyunların kokusu bir bir ortaya çıkmaya başladı. Hatırlarsınız,Amerika’da yaşayan Iraklı RafidAhmed Elvan El Cenabi 1995’te ülkesinden kaçmadan önce Irak’ta biyolojik silahlar gördüğünü anlatarak dünya kamuoyunu Saddam’ın biyolojik silahlar kullandığına inandırmaya çalışmıştı. Cenabi, 2011’de İngiliz The Guardian gazetesine, bu iddialarının yalan olduğunu itiraf etti. Kanlı işgâlden sonra Bush da bir konuşmasında “Şu kitle imha silahlarının bir yerlerde olması gerekiyor. Belki buranın altındadır.” Diyerek (o sırada gülerek masanın altını gösteriyor) dünya ile, öldürülen, evsiz kalan, ailesiz kalan, tecavüze uğrayan ve işkence gören Iraklılarla dalga geçmişti.

Şimdi de Suriye, rejimin kimyasal silah kullandığı iddialarına karşı Birleşmiş Milletlerin inceleme yapmasına izin verdi. Fakat ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, BM ekibinin araştırma yapmasına izin verilmesinin artık güvenilirlilik açısından çok geç olduğunu söylüyor. Saddam, BM ekibinin kitle imha silahları iddiası için araştırma yapmasına izin verdiğinde de aynı tepkiyi vermişlerdi. Bunun Türkçesi “BM görevlilerinin yapacağı incelemenin sonucunun benim açımdan hiçbir önemi yok, önemli olan Suriye’ye girebilmek!” olarak anlaşılabilir. Zira 2003’te yaşanan da buydu! Yıl 2013 oldu ve hiçbir şey değişmedi…

Şimdi batı dünyası aynı “kimyasal silah şarkısını” söylüyor. Aynı senaryo Suriye’yi bitirmek için uygulanıyor ve bölge halkları, bölgedeki güçler izin verirse bir büyük katliam da Suriye’de gerçekleşecek. Amansız Neocon’ların başında gelen ve Irak savaşının mimarlarından olduğu iddia edilen Richard Perle’ün David Frum’la birlikte 2004’te yazdığı “An End to Evil” (Şeytana Son) adlı kitapta Suriye’ye dayatılması gereken şartlar şu şekilde sıralanıyor: Sınırları Iraklı militanlara kapatmak,  Suriye askerini Lübnan’dan çekmek, terör örgütlerine, özellikle Hizbullah’a verilen desteği kesmekİsrail’e karşı yürütülen kışkırtıcı kampanyadan vazgeçmek ve kapalı ekonomiye son vermek…

Ancak bu listede, geçici durumları kapsayan birinci ve ikinci maddeler dışındaki koşulların hiçbiri Suriye yönetimi tarafından gerçekleştirilmedi.

R. Perle ve D. Frum’ın tahminleri de bu yöndeydi:

“Biz Beşar Esad’ın bu talepleri karşılayacağından kuşku duymaktayız. Gerçi söz konusu koşullar altında onu bu talepleri yerine getirmeyi reddetmesinin sonuçlarının, bu talepleri yerine getirmeye razı olmasının sonuçlarından çok daha ölümcül olacağına ikna etmenin mümkün olabilmesi gerekmektedir.”

Küresel güçler uzun süredir yeni bir av arıyor, bunu hepimiz biliyoruz. Adeta bir aç kurt gibi sömürülecek ülke arıyorlar. Afganistan’ın ve Irak’ın kanını emdiler, Afrika ülkelerinin tüm madeni zenginliklerini ele geçirdiler. Fakat gözleri hiçbir zaman doymadı. Kanla ve parayla beslenen bu canavar hiçbir zaman durulmadı. Petrol yönünden zengin Suriye toprakları bir parça olsun onları rahatlatacaktı… Bu arada yeni bir savaş silah sanayinin kasalarını da alabildiğine dolduracaktı.

Can boğaza gelip dayanmışken, Suriye halkı sınır köşelerinde sürünürken yeni bir facia tam kapıda bekliyor. Tıpkı Irak halkı gibi Suriye halkı da hem Esed tarafından hem de batılı güçler tarafından çapraz ateşe alınacak gibi gözüküyor. Burada Türkiye’ye düşen çok büyük sorumluluklar var. Türkiye’nin yapması gereken bir an önce İsrail ile ilişkileri düzeltmektir. Onlara Ortadoğu’da güvenlikte olduklarının mesajı verilmelidir. Ayrıca Türkiye bir yandan da İran ile dostluk bağlarını çok kuvvetlendirmelidir. Bir yanına İsrail’i, diğer yanına İran’ı alan Türkiye Ortadoğu’da çıkacak ve çıkarılacak olan savaşları engelleyebilir. Türkiye Ortadoğu’da barışı sağlamak için konulara duygusal değil akılcı yaklaşmalı, çok akılcı bir politika ile yaşanacak olan katliamları engellemelidir.

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


PKK bu gücü nereden ve kimden alıyor?

image001577

 

Dünya siyasi olaylarla şekilleniyor ve Türkiye bölgede yavaş yavaş bölgede lider konumuna geliyor. Ama Türkiye’yi şekillendirirken gelecek otuz yılı düşünmek gerek. Şimdinin gençleri ileride idareci olacaklar. Şimdi idareci olanlar da yavaş yavaş iktidarı bırakacaklar. Öcalan’ın da yaşı ilerledi, 65 yaşına geldi. Barzani de en fazla on yıl daha yaşadı diyelim, bu insanlar bir süre sonra vefat edecekler. Sonra da bir lider boşluğu yaşanacak. Bu insanların yerine başkaları geçecek. Asıl Türkiye’nin buna göre hazırlık yapması gerek.

AKP’de de çok değerli yöneticiler var ama yaşları çok ileri. Otuz sene sonra onlardan da kimse kalmayacak. Onların yerine gelecek insanların şimdiki vizyonu devam ettirebilmeleri için çok güçlü bir inanç zemini oluşturulması gerekiyor.

Abdullah Öcalan’ın inanç zemini Marksist ideoloji üzerineydi, şimdi kısmen İslam’a yatkın bir üslup geliştirdiler. Ama bu kişilerin ömrü ne kadar vefa eder, bunları düşünmek lazım. 30 yıl sonrasının Türkiye’si ve 30 yıl sonra bölge düşünülerek hareket edilmesi lazım. Bu sistem inanç üzerine kurulu olmazsa, başarılı siyasi manevralar üzerine kurulu olursa bir süre sonra bu manevralar tam tersine dönebilir.  Bugün şenlikle uygulanan bir şey yarın çok büyük tepkiyle karşılanabilir. Bambaşka sonuçlar doğurabilir. Başta hep aynı hükümet olacak diye bir şey yok, herkes geçici. Türkiye bunu hesap etmeli, sistemi çok güçlü inanç sistemi üzerine kurmalı. Mehdiyetin de yıkılmaz olmasının nedeni çok güçlü bir inanç sistemi üzerine kurulu olmasıdır. Güçlü siyasi manevranın hiçbir kıymeti yoktur. Güçlü iman üzerine sistemler devam eder, politika üzerine kurulan sistemler çöker.

Ortadoğu’da gerçek barışın sağlanması da politik manevralarla, siyasi çalışmalarla olmaz. İman faaliyetleri ile, Kuran mucizelerinin anlatılması ile, Darwinizmin, materyalizmin geçersizliğinin anlatılması ile, iman hakikatlerinin insanlara benimsetilmesi ile olur. Sabırlı ve akılcı bir politika izlemek gerekir. Yakmak yıkmak kolaydır ve komünizmin eli o konuda güçlüdür. Mesela bir adama silah verdiğinizde eğer cahilse bu onu heyecanlandırır. Çünkü birçok insan çocukluğunda bile silaha meraklıdır. Şimdi bu cahil insan bir anda filmlerde gördüğü hayata kavuşmuş oluyor ve şeytani bir dürtü ile adam öldürebiliyor. Ona “rahatça adam öldürebilirsin, silah senin elinde” diyerek adamı dağa çıkarıyorlar. Adam da bunu macera olarak görüyor. “Yakıp yıkacaksın, döveceksin, söveceksin” diyorlar. Eğitilmeyen bazı insanlarda vahşete karşı, yakıp yıkmaya karşı müthiş bir eğilim olur. Çünkü yakıp yıkmak çok kolaydır, inkâr etmek çok kolaydır, dinsiz olmak kolaydır. Ama dindar olmak, güzel ahlaklı olmak, akıl ve irade gerektirir, güzel ahlak gerektirir, derinlik gerektirir, sabırlılık gerektirir. Bu yüzden komünist düşünce çok çabuk gelişir.

Komünistlere “zenginlerin malını alıp size vereceğiz” diyorlar, “namus kavramı da olmayacak.” Bir PKK’lıya istediğin kadınla beraber olacaksın diyorlar. Adam zaten ezik ve öfke dolu olduğu için bu duyduklarından müthiş heyecanlanıyor. Devlet olmayacak diyorlar, kanun olmayacak diyorlar. Onun ruhundaki vahşi duygulara hitap edilmiş oluyor. Böylece alabildiğine sorumsuz bir hayat yaşayacağını düşünüyor. Dolayısıyla komünizmin gelişme gücü, şeytanın ve nefsin desteği olduğu için, arzulara da uygun olduğu için, cehalet, ihtilaf ve zaruret ortamında akıl almaz gelişme gösteriyor. PKK hareketinin hem Irak’da, hem Türkiye’de, hem Suriye’de, hem İran’da bu kadar güçlü olmasının nedeni budur. Şeytanın ve nefsin desteğini aldığından böyle çığ gibi gelişiyor.

Dindar olan insan kültürlü olmak zorunda, temiz olmak zorunda, nezaketli olmak zorunda, ibadetlerine titiz olmak zorunda, helale ve harama dikkat etmesi gerek, Allah’tan korkacak. Dindarlıkta müthiş bir disiplin varken komünizmde hiç disiplin yok, bilakis vahşi duygulara açık bir ideoloji. Bu yüzden alınacak tedbirler siyasi olmaz, tedbirlerin inanç üzerine kurulu olması lazım.

http://komunistkudristantehlikesi.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Üç çocuğu acımasızca katleden cani idam edilmeli mi?

Üç çocuğu acımasızca katleden cani idam edilmeli mi?

Bir cani tarafından katledilen üç masum çocuk şu an cennet bahçelerindeler.


Aslında bugün başka yazı yazmayacaktım ama her yerde “üç çocuğu hunharca katleden cani idam edilmeli mi” tartışmaları giderek büyüyor. Cinayet günü evinde yalnız olan Gülışık’ın Kayseri’nin Talas ilçesinde bayram şekeri toplamak için kapısını çalan 3 çocuğu şeker verme bahanesiyle evine aldığı ve sonra da ‘sapkınca’ düşüncelerini uyguladıktan sonra yakalanmamak için çocukları öldürdüğü sonunda tespit edildi. Tam bir yıldır kayıp olan cesetlerin bulunması,katilin çocuklara yaptığı eziyeti detaylı olarak anlatması insanın vicdanını sızlatıyor. Küçücük masum çocuklara böylesine işkence yapabilen biri insan olamaz diye düşünüyorum.

Peki bu küçük masum çocuklardan birinetecavüz edip öldüren ve diğerlerini de boğan bu hain katil idam edilmeli mi? Kuran’a göre baktığımızda Kuran’da kısas vardır:

Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azap vardır. (Bakara Suresi, 178)

Biz onda, onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefarettir.Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır. (Maide Suresi, 45)

Gördüğünüz gibi Kuran öldürülen kişinin ailesine kısas hakkı tanır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken Allah’ın bağışlamayı daha uygun görmesidir. Bu yüzden samimi bir Müslüman daima Allah’ın beğendiği tavrı uygulamalıdır. Ayette ailenin kısas hakkını sadaka olarak bağışlaması tavsiye edilir. Tabii ki böylesine cani ruhlu bir kişinin kanunla ve hukukla cezalandırılması gerekir, ama Allah Kuran ölüm cezasının kaldırılmasının daha hayırlı olacağını bildirir.

Son olarak öldürülen çocukların ailelerine de Allah’tan sabır diliyorum, daima Allah’tan razı olsunlar. Hepimiz kaderimizi yaşıyoruz. Onlara da güzellikle sabretmek düşüyor. Şunu bilsinler ki tamamen masum olarak ölen çocuklar hemen cennete alınırlar ve sonsuza kadar orada mutlu yaşarlar. Onlar da Allah’tan razı olup samimi bir Müslüman olarak hayatlarını sürdürürlerse cennette yavrularına mutlaka kavuşacaklarını bilmeliler.


Yoksa Marmaray Hz. Mehdi için mi yapıldı, hadislerde nasıl bildiriliyor?

c_6816

Marmaray ahir zamanın önemli olaylarından biridir ve hadislerde bildirilmiştir.


Asrın projesi, Türkiye’nin tam 153 yıllık rüyası Marmaray büyük bir törenle, tekbirlerle ve dualarla açıldı, her yerde bayraklar vardı. Sultan Abdülmecid’in hayali 2013 yılında gerçek oldu ve denizden kupkuru bir yol açıldı. Marmaray dünyanın en derin batırma tüneli özelliğine sahip, yani denizden iyice uzaklaşarak en derinde kupkuru bir yol açılmış oldu. Bu kuşkusuz tarihi bir olaydır. Peygamberimizin ahir zamanı hadislerde adeta görmüş gibi anlattığından sürekli bahsediyorum. Peki Marmaray Hz. Mehdi için mi yapıldı, onun geçmesi için mi denizde kuru bir yol açıldı? Bakın hadiste peygamberimiz ne söylüyor:

Konstantiniyye’nin manevi fethi sırasında (mehdiyetin yoğun faaliyet gösterdiği dönemde, iman hakikatlerinin ve Kuran Mucizelerinin anlatıldığı, İslamiyetin yayıldığı materyalizmin çöktüğü dönemde) Allah Hz. Mehdi’ye böyle bir imkân hazırlıyor. Peygamberimiz hadiste dikilen bayraklardan bahsediyor. Buradan bir bayram günü olduğunu anlıyoruz. Peygamberimizin yolun başında ve sonunda bayrakların olacağını söylüyor. Hakikaten her yer bayraklarla donatılmıştı.

Peygamberimiz bu açılan yol sayesinde doğrudan şehre girileceğini söylüyor.Burada yol açılacak diyor, yani burada yeni açılacak bir yoldan bahsediyor peygamberimiz. Herhangi bir viraj olmadan, dimdik şehre giriliyor. Hadiste de “dik ve doğrudan” diye özellikle bildiriliyor. Ayrıca hadiste halkın bu yoldan geçeceği bildiriliyor. Hadiste yolun tekbirle, Allah anılarak açılacağından bahsediyor. Bu da aynısıyla gerçekleşmiştir.

Hadiste “su yoldan uzaklaşacak” diye bildiriyor peygamberimiz. Denizle açılan yol arasında çok mesafe olacağı özellikle vurgulanıyor. Peygamberimiz kuru bir yol olacağından bahsediyor. O dönemde (yolun açıldığı dönemde) cami açılışlarının da olacağı bildiriliyor. Hakikaten de Marmaray’ın çıkışında iki cami var, ayrıca İstanbul’un en büyük camisi de bildiğiniz gibi Çamlıca’da yapılıyor.

Peygamberimiz ayrıca hadiste “aynı dönemde Şam’da, Suriye’de katliam olur, çocuklar öldürülür”diyor. Şimdi bütün bunlar tam olarak büyük bir mucizedir. Bunu anlamazdan geliyorlar.

“Kaim Mehdi zuhur ettiğinde Konstantiniyye İstanbul’a talebelerini gönderir” diyor peygamberimiz. Hz. Mehdi’nin mucizelerini Allah’ın bu kadar açık göstermesi çok şaşırtıcıdır. Marmaray ile ilgili hadisler “Ahir Zaman Mehdi’sinin Alametleri” kitabında, “Beklenen Mehdi’nin Alametleri” kitabında, Berzenci’nin “Kıyamet Alametleri” kitabında bildiriliyor. Peygamberimizin hadisleri büyük bir mucize olarak arka arkaya gerçekleşiyor. Bazı kişiler hadislere hurafe gözüyle bakıyorlar ama gerçekleşince de hayrete düşüyorlar. Bazıları da çok iyi bildikleri halde bu hadisleri anlamazdan geliyorlar.

Gaybet-i Numani: Ahmed bin Havza’dan Nahavandi’den Abdullah bin Hammad Ansari’den Muhammed bin Cafer’den İmam Sadık (a.s.)’ın şöyle dediğini rivayet ettiler:

“Kaim (a.s) zuhur ettiğinde, … Konstantiniyye’ye (İstanbul’a) talebelerini gönderir. Körfeze vardıklarında ayaklarıyla bir şey yazarlar ve suyun üzerinde yürürler. Konstantiniyye halkı şöyle der: Onlar (Hz. Mehdi (as) ve talebeleri) suyun üzerinde yürüyen sahabelerdir… O anda şehrin (İstanbul’un) kapılarını onlar için açarlar. 

“Konstantiniyye’nin fethi sırasında sabah namazı için abdest alırken bir bayrak dikecek. Deniz ikiye ayrılarak su kendiliğinden uzaklaşacak ve açılan yolu takip eden Hz. Mehdi karşı kıyıya geçecektir. Sonra bir bayrak daha dikecek ve diyecek ki: Ey insanlar, ibret alınız. Deniz Beni İsrail’ e nasıl yol verdiyse bize de öyle yol verdi. Ondan sonra hepsi tekrar tekrar tekbir getirecek ve 12 tekbir ile şehrin 12 burcu da düşecektir.”(El-Kavl-ül Muhtasar fi Alametil Mehdiyyül Muntazır, syf. 57)

Mehdi sabah namazına abdest almak için denizin yanında sancağı dikecek, su ondan uzaklaşacak. Ve açılan yoldan geçip insanlara şöyle haykıracak: “Ey insanlar haydi sizde geçiniz. Cenab’ı Hak İsrail oğullarına olduğu gibi size de denizi ikiye ayırdı.” Onlar da geçecekler. Tekbirler getirecekler bu defa sarsıntı biraz daha şiddetli olacak. Üçüncü tekbir getirişlerinde on iki burç yerle bir olacak. Oradan doğru şehre girecekler… (Kıyamet Alametleri, s. 181)

Beldeler onun emrine girer. Allahu Teala onun elinde Konstantiniyye’nin fethini müyesser kılar. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf. 56)

Hz. Mehdi döneminde Suriye’de çocukların katledileceği ile ilgili hadis:

“Hz. Hüseyin (RA)a: Mehdi’nin zuhuru esnasında onu tanıtıcı alametler var mıdır? Diye sordum. O da: Evet, vardır dedi ve şunları saydı: Abbasoğullarının helakı, Süfyani’nin ortaya çıkışı, Beyda denilen yerde bir ordunun helak edilmesi.

Hz. Ali (RA)dan rivayete göre; Süfyani, Halid b. Yezid b. Ebu Süfyan’ın neslinden bir adamdır. İri cüsselidir. Yüzünde çiçek hastalığı izi vardır. Gözünde beyaz bir leke vardır. Şam tarafından çıkacaktır. Kendisine tabi olanların çoğu Ben-i Kelb kabilesinden olacaktır. Çocukları ve hatta kadınların karınlarındaki bebekleri bile öldürür. 

Kaynak: hzmehdigelisalametleri.blogspot.com/

Tüm yazılarım:erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/

Video sayfam: mynet.com/erkanarkut/videolari/liste


Radyasyon Japonları nasıl etkileyecek?

 japan-tokyo-skyscrapers-bridge-night-hd-wallpaper

Japonlar şimdi de radyasyon tehlikesiyle boğuşuyor.


• Radyasyon “sievert” birimi kullanılarak ölçülüyor ve bu insan dokularınca emilen miktarı belirliyor.

• 1000 millisievert, 1 sievert ediyor.

• Büyük bir megapol şehirde havadaki normal kabul edilen radyasyon düzeyi 0, 1 mikrosievert ve biraz üstüdür.

• Bir diş röntgeni çekilirken alınan radyasyon 10 mikrosievert.

• Uçuş rotasına göre, 40 bin feet yükseklikteki bir uçuş saatte 3 ila 9 mikrosievert radyasyona yol açıyor.

• Genel olarak bir insan bir yılda hava ve topraktan 1 ila 10 millisievert radyasyon alıyor.

• Tüm vücudun bilgisayarlı tomografisi 20-30 millisievert, tek bir organın tomografisi ise 10 millisievertten az radyasyon veriyor.

ABD Çevre Koruma Kurumu’na göre millisievert birimiyle, farklı radyasyon seviyeleri ve bunların insan sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri ise şöyle:

• 50-100 millisievert radyasyona maruz kalmak, kanın kimyasını değiştiriyor.

• 500 millisievert: saatler içinde bulantıya yol açıyor.

• 700 millisievert: kusma.

• 750 millisievert: 2-3 haftada saç dökülmesi.

• 900 millisievert: ishal.

• 1000 millisievert: kanama.

• 4000 millisievert: tedavi uygulanmazsa, 2 ay içinde muhtemel ölüm.

• 10.000 millisievert: bağırsaklarda tahribat, iç kanama ve 1-2 haftada ölüm.

• 20.000 millisievert: merkez sinir sisteminde tahribat ve dakikalar içinde bilinç kaybı. Saatler ve günler içinde ölüm.

X ışınları, ultraviyole ışınlar, görülebilen ışınlar, kızıl ötesi ışınlar, mikro dalgalar, radyo dalgaları ve manyetik alanlar, elektromanyetik spektrumun parçalarıdır. Elektromanyetik parçaları, frekans ve dalga boyları ile tanımlanır. Ultraviyole ve X ışınları çok yüksek frekanslarda olduğundan, elektromanyetik parçalar kimyasal bağları kırabilecek enerjiye sahiptir. Bu bağların kırılması iyonlaşma diye tanımlanır.

İyonlaşabilen elektromanyetik radyasyonları, hücrenin genetik materyali olan DNA’yı parçalayabilecek kadar enerji taşımaktadır. DNA’nın zarar görmesi ise hücreleri öldürmektedir. Bunun sonucunda doku zarar görür. DNA’da çok az bir zedelenme, kansere yol açabilecek kalıcı değişikliklere sebep olur. Dolayısıyla ölümcüldür.

Radyasyonun zararları genellikle zamanla ortaya çıkan bir etki olup, ani etki atom bombalarının yol açtığı ölümler ve yüksek radyasyondaki yanmalar şeklinde kendini göstermektedir. Nükleer santraldeki patlama ve radyasyonun sızması ani ölüme de yol açmakla beraber asıl etkisi orta ve uzun vadede çıkar. İnsanlarda genetik tahribata neden olup, nesilden nesile aktarılmaktadır.

Geçmişte yapılan nükleer silah denemelerinden ve Çernobil örneğindeki patlmadan dolayı, radyoaktif maddelerle yüklenmiş toz bulutları, atmosferin yüksek tabakalarına ve stratosfere yerleşerek, radyoaktif yağışlar halinde yavaş yavaş yeryüzüne inmekte ve çevrenin, özellikle yüzeysel suların kirlenmesine sebep olmaktadır. Çevre sorunları sınır tanımaksızın artmakta ve çeşitli kirleticiler kilometrelerce uzaklara taşınarak etki gösterebilmektedir.

Şu anda Japonya’daki Fukuşima santralinde en son ölçülen radyasyonun 1000 millisieverte ulaştığı bildiriliyor…Bildiğiniz gibi Japonlar Şintoizm dinine inanıyorlar, Allah’a tapmak yerine tabiatı ilah olarak görüyorlar, güneşe tapıyorlar. Bu yüzden de bayraklarında güneş vardır. Nakledildiğine göre Japonya ‘da 8.000.000 ilah vardır. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Bütün bunlar Japon halkının hak dinden, Allah’a tapmaktan ne kadar uzaklaştıklarını gösteriyor. Depremtsunami, ardından gelen nükleer felaket Japonların düşünmeleri ve akletmeleri ve gerçek ilah olan Allah’a yönelmeleri için ve tüm dünyanın ibret alması için gerçekleşiyor.

Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup-sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık; ancak onlar yalanladılar, Biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik. 

O ülkeler halkı, geceleri uyurken, onlara zorlu azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? 

Ya da o ülkeler halkı, kuşluk vakti eğlenceye dalmışken, onlara zorlu-azabımızın gelmeyeceğinden güvende miydiler? (Araf Suresi, 96-98)


Japonya’yı vuran tsunami ekonomisini nasıl felakete sürükleyecek…

sunset_tokyo_wallpaper

Bir ülkenin başına deprem, tsunami ve nükleer felaket geliyorsa düşünmeleri gerekmez mi?


Japonya’yı vuran deprem ve beraberinde getirdiği tsunami, sadece binlerce evi ve kara parçasını yutmadı, yuttuğu şey dünyanın süper güçlerinden biri ve 3. büyük ekonomi

Depremden önceki Japonya verilerine bakarsak 2010 verilerine göre;

Gayrisafi Milli Hasıla: 5.390 Trilyon Dolar, Büyüme Hızı: 3.8%, İş Gücü Dağılımı: Tarım 4%, Sanayi 26%, Hizmet Sektörü 70%, İşsizlik Oranı: 5%, Enflasyon Oranı: 0% (hatta eksi, deflasyon durumu), Nüfus: 125 milyon

Japon ekonomisi sonra ABD ve Çin’den sonra dünyanın 3. Büyük ekonomisiydi. IMF verilerine göre 32 bin dolar kişi başına düşen gelirle 2009 yılında 23.sırada yerini alıyordu. 60 trilyon dolarlık dünya üretim hacmine 4 trilyon doları aşan bir katkı yapıyordu…

Japon ekonomisinin büyüklüğünü ve gücünü anlamak için şu örnek son derece çarpıcı: Uluslararası Otomobil Üreticileri Birliği rakamlarına göre 2009’da dünyada yaklaşık 53 milyon otomobil üretilmiş. Japonya Binek ve Ticari olmak üzere bu toplam içinde 13 milyon araç üretmiş. Dünya otomobil üretim oranının %24.5’ini karşılıyor ki inanılmaz büyük bir oran.

Dünyanın en büyük Japon firmalarıysa: Toyota (Otomobil), Nippon (Telekom), Muziho (Bankacılık), Mitsubishi (Otomobil+Diğer), Honda (Otomobil+Diğer), Nissan (Otomobil), Tokyo Elektrik. Bu firmalar aynı zamanda dünyanın en büyük 100 şirketi listesinde de yerini alıyor. Ve tabi bunun dışında Brisgestone, Hitachi, Sony, Canon, Toshiba, Nikkon gibi birçok dev şirket de sayılabilir…

Şu anda depremin maliyeti hesaplanmış değil ama çok büyük ihtimal tüm hesapların çok üstünde çıkacak, çünkü Japonya’yı sadece depremin ve tsunaminin yıkımı değil, şu anda adım adım ilerleyen ve insanların Japonya’yı terk etmesiyle şiddetlenen Nükleer Yıkım korkunç derecede etkiliyor…

Şimdiye kadar tahmin edilen zarar 1 Trilyon dolara yakın (!) ki bu rakam Gayrisafi Milli Hasılanın neredeyse 1/5’i…

Tokyo merkezli Mizuho Araştırma Enstitüsünden Yasuo Yamamoto, Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada, Japonya’nın kuzeyi özellikle otomobil ve yarı iletken fabrikalarının bölgesi olduğuna dikkat çekerek bunlara etkisinin kesinlikle olacağını kaydetti. BNET’ten Jill Schlesinger ise depremin en doğrudan etkilerinin, Honda, Toyota ve Sony gibi ürünlerini dünyaya ihraç eden firmalara olacağı görüşünde. Eğer bu firmaların üretim merkezleri ve ihracat limanları kısa süreli durursa, maliyet hızla büyüyecek…

Japon ekonomisinin erimesi dünyayı da etkiler, çünkü:

Japonya dünyanın üçüncü büyük petrol ithal eden ülkesi. Ve Japonya’daki tüm rafineriler depremle birlikte durdu. Petrol talebindeki bu ani düşüş, petrolun varil fiyatını bir haftadır ilk kez hızla 100 doların altına düşürdü. Deprem bölgesi pirinç üretim bölgesi ancak tsunami ve en önemlisi radyasyon etkisiyle bu senenin değil, daha çok senenin hasılatı yenemeyecek, ekim yapılamayacak. Japon otomotiv sektörü darbe aldığından çelik piyasası da etkilenir ve merkezlerin kaymasına neden olur…

Şu anda herkesin sorduğu soru şu, süper güçte olan Japonya tıpkı Hiroşima atom bombası sonrası gibi kendini toparlar mı?

Bunun cevabı zor görünüyor, çünkü son birkaç yılda Japonya zaten durağan bir hal almıştı ve büyüme hızı çok düştü, kaldı ki eğer mesele sadece deprem ve tsunami olsa birkaç sene içinde yaralarını sarmaya başlardı ancak Nükleer Erime’nin kontrol altına alınamaması ve bölgenin tahliyesi, Japonya’yı çok daha uzun süreli gerçek anlamda zor döneme sürükleyecektir…

Şöyle ki, uzmanların tespitlerine göre, ölümcül derecede radyasyonun olduğu bölgelerde en az 50 sene yaşanmaması gerekir, ki her şeyden önemlisi burada hala tehlike saçmaya devam edecek olan nükleer atıkların çevreden izole edilmesi gerekecek.. yapılabilir mi bilinmez, Çernobil’de bunca sene geçmesine rağmen bu yapılabilmiş değil mesela…

Japonya örneğinde görüyoruz ki, en sağlam binalar, şehirler, sistemler kurup kendimizi en şiddetli depremlerden korusak da, her zaman hesaplayamadığımız, öngöremediğimizi ve gücümüzün yetmediği olaylar, felaketler başımıza gelebilir, Allah’tan başka da hiçbir güç bu felaketleri durduramaz…

Japonya’daki nükleer felaketin sebebi aslında insanın açgözlülüğü, çünkü şimdi anlaşılıyor ki Uluslararası atom enerjisi kurumu dahil birçok yetkili kurumun uyarısına rağmen, Fukuşima Santralinde hatalı olan ve eskimiş olan teknoloji kullanılmış.

Yani kıssadan hisse, devran dönüyor ve günü gelince hepimiz insanlık olarak yaptıklarımızın hesabını veriyor olacağız, gözlerimiz, bilinçlerimiz doğru olanı, yanlış olanı görmek üzere açılmış olacak, bir banttan izler gibi tüm insanlık kaderini izliyor olacağız. Şu anda da birçok örnekte gördüğümüz gibi, göreceğimiz şey de aslında kendi güçsüzlüğümüzdür, kibirin boşluğudur, teknolojinin Allah’ın gücü karşısında çaresizce yenilişine tüm dünyanın şahit olmasıdır.

İşaretler arttıkça ve işaretlerin şiddeti de artıkça tüm dünya bir adım daha kıyamete doğru yaklaşıyor, hadislerde bu durum şöyle bildiriliyor:

Hz. Mehdi çıkmadan önce, milletler arasında ticaret ve yollar kesilecek, insanlar arasında fitneler çoğalacaktır. 1

“Herkesin az kazançtan yakınması… Paraları için zenginlerin saygı görmesi…” 2

“Piyasanın durgun olması, kazançların azalması…” 3

Kıyametten önce on alamet görmeden O, kopmayacaktır. Onuncusu, insanları denize atacak olan kasırga…4

1 El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39

2 Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed B. Resul El-Hüseyin El Berzenci, Pamuk Yayıncılık, s. 146

3 Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed B. Resul El-Hüseyin El Berzenci, Pamuk Yayıncılık, s. 148

4 Kıyamet Alametleri, Medineli Allame Muhammed B. Resul El-Hüseyin El Berzenci, Pamuk Yayıncılık, s. 288

 


Çanakkale şehitlerinin cepheden yazdıkları mektuplara bakın!

 canakkale_detsani1

Çanakkale’de savaşan askerler hep birlikte Allah’ın huzurunda eğiliyor.


Çanakkale şehitlerinin cepheden yazdıklarımektuplar onların maneviyatının, Allah’a olan bağlılıklarının apaçık bir göstergesi değil mi? Bu yüzden Atatürk, Çanakkale Zaferi`nde çarpışan Türk askerlerinin iman ruhunu şöyle tarif etmedi mi:

“Çanakkale İslâm’la korundu” diyen Atatürk şöyle devam ediyor: “Öleni görüyor. Üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. En ufak bir fütur (yılgınlık) bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur’ân, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyor. Bu Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesi`ni kazandıran bu yüksek ruhtur.” (Atatürk`ün S ve c. 2, s. 93)

Çanakkale zaferi askerlerimizin derin imanıyla, Allah aşkıyla kazanıldı, işte cepheden gönderilen mektuplar:

Üsteğmen Zahid’in Vasiyeti- mektubu karısına yazmış

“Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme… Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasib etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette, ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var :

Birincisi benim için kat’iyyen ağlama…

İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan “mihr-i muaccel” ve “mihr-i müeccel” ini al, üst tarafı ile bana bir mevlüt okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…”

Hasan Etem’in Validesine Son Mektubu:

Mektubu yazan, ihtiyat zabit ( yedek subay ) namzedi Hasan Etem, İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıt Nümune Mektebi’nde öğretmendi. Düşmanın Çanakkale’ye dayandığını işittiğinde gözünü kırpmadan binlerce akranı gibi cepheye koştu. Gönüllü yazıldı. Bu onun son mektubuydu. Bu mektubu yazdıktan iki gün sonra Maydos (Eceabad)’da şehit oldu…

Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık… O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, azımı açtım ve dedim:

– Ey Türklerin Ulu Allah’ı. Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların şu heybetli dağların Halıkı. Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, Sen’i takdis eden ve Sen’i ulu tanıyan Türklere mahsustur.

Ey benim Rabbim !

Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle. “Diyerek dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut , benim kadar mesrür bir kimse tasavvur edilemezdi.

Oğlun
Hasan Etem

Mustafa Kemal ( Cepheden son Mektup ) mektupta askerlerini anlatıyor

Mustafa Kemal , 2 Temmuz 1915 yılında Arıburnu’ndan Madam Corinne’ye yazdığı mektupta şöyle der :

Aziz Madam,

Karargahımın katiplerinden Hulki Efendi’nin İstanbul’a seyahatinden faydalanarak size bu mektubu yazıyorum. Birkaç gün evvel içinde latife sözleri bulacağınız bir kartpostal yollamıştım. Burada hayat, o kadar sakin değil. Gece gündüz her gün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hali kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor. Gerçekten bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün, Ya gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dos doğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet.

Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu, ) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun Katındadır.” (Al-i İmran Suresi, 195)

Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri Katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Allah’ın’ın Kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir. Onlar, Allah’tan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler. (Al-i İmran Suresi, 169-171)