Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Taç Mahal: Büyük bir hayalin meyvesi…

Amazing-Taj-mahal-Pictures1

Bir sanat şaheseri Taç Mahal


Bugün sizleri Taç Mahal’in gizemli dünyasına davet etmek istiyorum. Şahcihan’ın hayattaki en büyük arzusu Orta Asya ve Hindistan halklarını Sünni Müslümanlığıyla kaynaştırmak ve kudretli bir imparatorluk kurmaktı. Dedesi Akbar ve babası Cihangir’den öğrendiği gibi bu imparatorlukta tarihin gördüğü ve göreceği en muazzam binalar olmalıydı. Çünkü ona göre birermimari şaheser niteliğindeki binalar, gücün, egemenliğin ve sonsuzluğun simgesiydi.

Şahcihan en nihayetinde amacına ulaştı. Öylesine eşsiz bir yapı diktirdi ki aradan geçen üç yüz elli yıl boyunca bu bina nice şair, müzisyen, romancı, mimar ve ressama ilham kaynağı oldu. Tarihin en güzel yapılarından bir sayıldı. Bu birlik olmanın büyük gücünü simgeledi.

Güney Hindistan’da bir isyanın çıkmasıyla birlikte 1631 yılında Şahcihan ve ordusu ayaklanmayı bastırmak için harekete geçti. Yanında çok sevdiği ve birkaç ay boyunca ayrı kalmaya gönlünün elvermediği eşi Mümtaz Mahal de bulunuyordu. Mümtaz Mahal, sefere çıkılmadan önce, on dördüncü çocuğunu doğurmak üzereydi. Ancak ölüm onu doğumda yakaladı.

Mümtaz Mahal’in ölümünden bir yıl sonra (1632), eşinin son arzusunu yerine getirmek ve acısını bir nebze de olsa dindirmek adına Şahcihan, muhteşem bir anıtmezarın yapılmasına karar verdi. Öylesine bir anıtmezar olacaktı ki bu; yüzyıllar boyunca hatırlanacaktı.

Taç Mahal’in yapımı yaklaşık yirmi yıl sürdü (1632-1652). Bunun için Bağdat’tan, İstanbul’dan, Kahire’den ve Asya’nın dört bir yanından en iyi mimarlar getirildi. İstanbul’dan gelen mimarların arasında Mimar Sinan’ın iki öğrencisi İsa ve İsmail Efendi de bulunuyordu. Bu iki usta Taç Mahal’in en önemli kısımlarının yapılmasında görev aldılar. Baş mimar, Babür İmparatorluğu’nun o dönemki en büyük mimarı üstad Ahmed Lahori’ydi.

Yapımında kullanılan mermer mutlaka beyaz olmalıydı. Aslında o dönemin geleneksel mimarisinde sarı rengi kullanılıyordu. Ancak Şahcihan, karısına olan tutkusunu en iyi beyazın anlatabileceğini düşünüp beyaz mermer kullandırdı. Asya’nın en kaliteli mermerlerini ve taşlarını getirtti.

Tac Mahal’in yeri de Şahcihan’ın uzunca üzerinde düşündüğü bir konuydu. Acaba bu eşsiz yapı nerede inşa edilmeliydi? Elbette ki Agra şehrinin en güzel ve görünür yerinde olmalıydı. Bunun için Yamuna nehrinin güneyinde ve Şahcihan’ın sarayından kolayca görünebilecek bir yer seçildi. Şahcihan gün batımında Tac Mahal’in silüetinin Yamuna nehrine aksetmesini istiyordu. Şahcihan için Tac Mahal, Ganj nehri kadar anlamlı olduğundan onun, Ganj nehrinin en büyük kolu olan Yamuna’da dikilmesini istiyordu.

Tac Mahal’in yapımı o denli meşakkatliydi ki yirmi yılda yaklaşık yirmi bin işçi, onlarca mimar ve alim çalışıp ancak bitirebildi. Havuzların ve minarelerin yapımı ise son derece özenle planlandı. Her şeyin simetrik olmasına çok dikkat edildi.

Taç Mahal’in o günkü maliyeti tam 50 lakhs idi. Ki bu maliyet bugünkü parayla yaklaşık bir trilyon dolar etmektedir. Her ne kadar tüm dünyada Tac Mahal’in bir aşk uğruna yapılmış bir eser olarak nitelendirilse de, aslında birçok tarihçinin yorumuna da bakılırsa anlamı şu: Şahcihan’ın en büyük arzusu “Cihanşümul” yani bir Türk-İslam İmparatorluğu kurmaktı… Eşi vefat ederken bu gücü simgeleyecek ve sonsuzluğa kadar bu gücü ve birliği simgeleyecek bir yapıt yapmasını vasiyet etmişti. İşte Taç Mahal bu fikirle doğmuş oldu.

Yani Taç Mahal’in yapılmasının amacı, Allah’ın tahtını simgelemek ve Kuran’da tasvir edildiği şekliyle bir cennet bahçesi oluşturmaktır. Bu şu anlama gelir: Taç Mahal’e sahip olan hükümdar (devlet) sonsuza dek sürecek ve tüm dünyaya hakim olacak bir dünya birliğinin sahibidir. Ayrıca Şahcihan’ın dinlere büyük bir merakı vardı ve ülkenin dört bir yanından din adamlarını getirir, onlarla yaptığı uzun sohbetleriyle de bilinirdi.

Sanat tarihçileri Taç Mahal’in çok kültürlü mimarisine dikkat çekerler. Kubbesi, minaresi, avlusunda bulunan camisi, kubbesinin duvarlarına hattatlarca özenle yazılmış Yasin suresiyle ilk bakışta tam bir İslam eseri görünümünde olup aynı zamanda Hint ve Pers uygarlıklarından, Orta Asya Türk kültüründen izler taşımaktadır. Hatta yer yer Avrupai motiflerin duvarları süslediğine şahit olursunuz.

Taç Mahal gibi paha biçilemez bir mimari şaheserin korunması hem gelecek nesiller hem de insanlık tarihi için çok önemlidir. Çünkü Taç Mahal, büyük bir hayalin meyvesidir…

Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip dönen biriydi. Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. O da demişti ki: “GERÇEKTEN BEN, MAL (veya at) SEVGİSİNİ RABBİMİ ZİKRETMEKTEN DOLAYI TERCİH ETTİM.”[Sad Suresi, 30-32.ayetler]


Mies van der Rohe

mies-van-der-rohe-less-is-more

Mies Van der Rohe’nin en bilinen çalışmalarından Barselona sandalyesi


Mies van der Rohe ünlü bir Alman mimardı.

Gropius ve Şe Corbusier gibi modernmimarinin öncülerinden.

Çalışmalarını sadelik ve berraklık olarak tanımlamıştır.

Binalarında genel olarak çelik konstrüksiyon ve cam kullanmıştır. Bun abağlı olarak çalışmalarını deri ve kemik olarak tanımlamıştır.

Siz Avrupa’da yaptığı çalışmalarından pek bahsetmeyeceğim. En bilinen çalışmalarını Amerika’da yapmıştır. O dönem Nazi rejimi onun çalışmalarını kabul etmediğinden Amerika’ya yerleşmiştir.

Amerika’ya Bauhaus stilini getirmiştir.

Chicago’daki Illinois Teknoloji Enstitüsü’nde mimarlık bölümünün başına geçince, oranın bir çok binasını inşa etti. Kampüste inşa ettiği en tanınan bina S. R. Crown Hall oldu.

Bunun yanı sıra diğer ünlü çalışmaları:

Farnsworth Evi

860-880 Lake Shore Drive Apartmanları

Seagram Binası

Houston Güzeş Sanatlar Müzesi

Berlin Ulusal Galeri

Barcelona Pavillion
Yaptğı binaların yanı sıra aslında daha çok yaptığı mobilyalar ile tanınır.

Bu mobilyalardan bazıları Brno sandalyesi, Tugendhat sandalyesi ve Barselona sandalyesi ve masasıdır.

Eklediğim resim galerisini gezince bu mobilyaların hepsini hemen tanıyacaksınız.


Wolfgang Mozart’ın bu yönünü biliyor muydunuz?

Wolfgang Mozart’ın bu yönünü biliyor muydunuz?

Wolfgang Mozart (1756 -1791)


Geçen gün Wolfgang Mozart ile ilgili bir yazı okudum ve blogdaki arkadaşlarımla paylaşmak istedim, çünkü Mozart’ın bu yönünü hiç duymamıştım. O kadar güzel sözler söylemiş ki bunları herkesin bilmesi gerekiyor bence. Şimdi onunla ilgili okuduğum makaleyi sizlere yazmak istiyorum:

Wolfgang Mozart: “Allah’ın yaratışı ne kadar garip görünürse de mutlaka onda bir hayır vardır. Hiç bir doktor, insan, keza hayatı veremez ya da alamaz ancak Allah hayatı verir ve alır. Allah’ın rızasına tam anlamı ile teslim olalım, bu bizim için en hayırlısıdır. Allah’ın yarattığı mutlaka en güzelidir.”

Günümüzde müzik tarihinin en büyük dehalarından biri olarak kabul görülen Wolfgang Amadeus Mozart “Ne üstün zekâ, ne hayal gücü ne de her ikisi beraber, bir dâhi yapmaya yeter. Sevgi, sevgi, sevgi.. İşte bu dehanın ta kendisidir” sözüyle de ne kadar mütevazı bir insan olduğunu göstermiştir.

Mozart Klasik Batı Müziği’nin, en üretken ve en etkili bestekârlarından biridir. Yapıtları, senfonilerin, konçertoların, oda orkestralarının, piyanonun, operanın ve korolu müzikleri etkilemiştir. 35 yıllık ömrüne 626eser sığdırmıştır. Avrupalı bestekârların en popülerlerindendir ve birçok eseri standart konser repertuarlarında kullanılır.

Bunun yanı sıra şaşırtıcı olan başka bir konu ise, orijinal nota kağıtlarına bakıldığında hiçbir silgi izi olmaması. Hiç değiştirme, düzeltme yapmadan zihnindeki müziği olduğu gibi nota kağıtlarına aktarmış. Bu çok zor, hatta bir çok iyi müzisyen için bile imkansız gibidir.

Ben her sanatçının Allah’ın ilhamıyla beste yaptığını, o muhteşem eserleri ortaya çıkardığını düşünürüm. Bence dahi bir insan Allah tarafından seçilmiş demektir. Ortaya böyle mükemmel eserler çıkması da dünyanın güzel süsü değil midir?


John Cage 4’33” ve Rauschenberg “Beyaz Boyamalar”

John Cage 4'33" ve Rauschenberg "Beyaz Boyamalar"

Robert Rauschenberg Amerikalı bir ressam.John Cage ise Amerikalı bir müzisyen ve mantar uzmanı.Birleştikleri nokta birisinin resim ile birisinin de müzik ile aynı çalışmayı yapmış olmaları.

İkisi de deneysel sanat çalışmaları yapmaktalardı.

Rauschenberg 1951 yılında “Beyaz Boyamalar” isimli eser serisini yaptı. Beyaza boyanmış tuvaller yan yana veya çeşitli yerlere asılmış durumdaydı. Bu eserlerin yapmasındaki amaç şu şekildeydi: Sergide insanlar dolaşırken devamlı bu beyaz tuvaller üzerine gölgeleri vuruyordu ve bu tablolar aslında yaşadığımız bu hayatı yansıtıyordu. Bu tabloların amacı sabit bir sanat parçası değil, hayatı yansıtan hareketli bir çalışma olmasıydı.

Aynı çalışmayı bir yıl sonra 1952 yılında John Cage yaptı. Fakat müzik üzerine… Bu çalışmayı yaptığı eserinin adı 4’33″tü. Eserin özelliği hiçbir enstrüman sesi olmamasıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Piyanist tek başına sahneye gelir, piyanonun başına kronometre ile oturur, piyanonun kapağını kapatır ve ilk bölümün bitmesini bekler. Kronometresine bakar, ilk bölüm bittikten sonra piyanonun kapağını açar ve ikinci bölüme geçmek için tekrar kapağını kapatır. Üçüncü bölüm için de aynı hareketi yapar. 4 dakika 33 saniye boyunca çaldığı tek şey hiçbir şeydir. Yani sadece sessizlik. John Cage de burada Rauschenberg ile aynı şeyi amaçlamaktadır. Dinletmek istediği şey 4 dakika 33 saniye boyunca etraftan gelen seslerdir. Yaşadığımız dünyanın sesleri…

Bu iki çalışmanın en belirgin ortak özelliği hiçbir zaman eserin aynı kalmayacak olmasıdır. Çünkü tabloların önünden geçen gölgeler ve “sessiz” müzik (!) sırasında etraftan gelen sesler her zaman değişecektir.

 ErkanArkut/milliyet
blogblog.milliyet.com.tr
Bir firmada CEO olarak çalışmaktayım. Sizinle hobilerimi, düşüncelerimi, izlediğim filmleri, tattığım yemekleri ve okuduğum kitapları ve günlük konuları paylaşacağım.