Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Taç Mahal: Büyük bir hayalin meyvesi…

Amazing-Taj-mahal-Pictures1

Bir sanat şaheseri Taç Mahal


Bugün sizleri Taç Mahal’in gizemli dünyasına davet etmek istiyorum. Şahcihan’ın hayattaki en büyük arzusu Orta Asya ve Hindistan halklarını Sünni Müslümanlığıyla kaynaştırmak ve kudretli bir imparatorluk kurmaktı. Dedesi Akbar ve babası Cihangir’den öğrendiği gibi bu imparatorlukta tarihin gördüğü ve göreceği en muazzam binalar olmalıydı. Çünkü ona göre birermimari şaheser niteliğindeki binalar, gücün, egemenliğin ve sonsuzluğun simgesiydi.

Şahcihan en nihayetinde amacına ulaştı. Öylesine eşsiz bir yapı diktirdi ki aradan geçen üç yüz elli yıl boyunca bu bina nice şair, müzisyen, romancı, mimar ve ressama ilham kaynağı oldu. Tarihin en güzel yapılarından bir sayıldı. Bu birlik olmanın büyük gücünü simgeledi.

Güney Hindistan’da bir isyanın çıkmasıyla birlikte 1631 yılında Şahcihan ve ordusu ayaklanmayı bastırmak için harekete geçti. Yanında çok sevdiği ve birkaç ay boyunca ayrı kalmaya gönlünün elvermediği eşi Mümtaz Mahal de bulunuyordu. Mümtaz Mahal, sefere çıkılmadan önce, on dördüncü çocuğunu doğurmak üzereydi. Ancak ölüm onu doğumda yakaladı.

Mümtaz Mahal’in ölümünden bir yıl sonra (1632), eşinin son arzusunu yerine getirmek ve acısını bir nebze de olsa dindirmek adına Şahcihan, muhteşem bir anıtmezarın yapılmasına karar verdi. Öylesine bir anıtmezar olacaktı ki bu; yüzyıllar boyunca hatırlanacaktı.

Taç Mahal’in yapımı yaklaşık yirmi yıl sürdü (1632-1652). Bunun için Bağdat’tan, İstanbul’dan, Kahire’den ve Asya’nın dört bir yanından en iyi mimarlar getirildi. İstanbul’dan gelen mimarların arasında Mimar Sinan’ın iki öğrencisi İsa ve İsmail Efendi de bulunuyordu. Bu iki usta Taç Mahal’in en önemli kısımlarının yapılmasında görev aldılar. Baş mimar, Babür İmparatorluğu’nun o dönemki en büyük mimarı üstad Ahmed Lahori’ydi.

Yapımında kullanılan mermer mutlaka beyaz olmalıydı. Aslında o dönemin geleneksel mimarisinde sarı rengi kullanılıyordu. Ancak Şahcihan, karısına olan tutkusunu en iyi beyazın anlatabileceğini düşünüp beyaz mermer kullandırdı. Asya’nın en kaliteli mermerlerini ve taşlarını getirtti.

Tac Mahal’in yeri de Şahcihan’ın uzunca üzerinde düşündüğü bir konuydu. Acaba bu eşsiz yapı nerede inşa edilmeliydi? Elbette ki Agra şehrinin en güzel ve görünür yerinde olmalıydı. Bunun için Yamuna nehrinin güneyinde ve Şahcihan’ın sarayından kolayca görünebilecek bir yer seçildi. Şahcihan gün batımında Tac Mahal’in silüetinin Yamuna nehrine aksetmesini istiyordu. Şahcihan için Tac Mahal, Ganj nehri kadar anlamlı olduğundan onun, Ganj nehrinin en büyük kolu olan Yamuna’da dikilmesini istiyordu.

Tac Mahal’in yapımı o denli meşakkatliydi ki yirmi yılda yaklaşık yirmi bin işçi, onlarca mimar ve alim çalışıp ancak bitirebildi. Havuzların ve minarelerin yapımı ise son derece özenle planlandı. Her şeyin simetrik olmasına çok dikkat edildi.

Taç Mahal’in o günkü maliyeti tam 50 lakhs idi. Ki bu maliyet bugünkü parayla yaklaşık bir trilyon dolar etmektedir. Her ne kadar tüm dünyada Tac Mahal’in bir aşk uğruna yapılmış bir eser olarak nitelendirilse de, aslında birçok tarihçinin yorumuna da bakılırsa anlamı şu: Şahcihan’ın en büyük arzusu “Cihanşümul” yani bir Türk-İslam İmparatorluğu kurmaktı… Eşi vefat ederken bu gücü simgeleyecek ve sonsuzluğa kadar bu gücü ve birliği simgeleyecek bir yapıt yapmasını vasiyet etmişti. İşte Taç Mahal bu fikirle doğmuş oldu.

Yani Taç Mahal’in yapılmasının amacı, Allah’ın tahtını simgelemek ve Kuran’da tasvir edildiği şekliyle bir cennet bahçesi oluşturmaktır. Bu şu anlama gelir: Taç Mahal’e sahip olan hükümdar (devlet) sonsuza dek sürecek ve tüm dünyaya hakim olacak bir dünya birliğinin sahibidir. Ayrıca Şahcihan’ın dinlere büyük bir merakı vardı ve ülkenin dört bir yanından din adamlarını getirir, onlarla yaptığı uzun sohbetleriyle de bilinirdi.

Sanat tarihçileri Taç Mahal’in çok kültürlü mimarisine dikkat çekerler. Kubbesi, minaresi, avlusunda bulunan camisi, kubbesinin duvarlarına hattatlarca özenle yazılmış Yasin suresiyle ilk bakışta tam bir İslam eseri görünümünde olup aynı zamanda Hint ve Pers uygarlıklarından, Orta Asya Türk kültüründen izler taşımaktadır. Hatta yer yer Avrupai motiflerin duvarları süslediğine şahit olursunuz.

Taç Mahal gibi paha biçilemez bir mimari şaheserin korunması hem gelecek nesiller hem de insanlık tarihi için çok önemlidir. Çünkü Taç Mahal, büyük bir hayalin meyvesidir…

Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip dönen biriydi. Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. O da demişti ki: “GERÇEKTEN BEN, MAL (veya at) SEVGİSİNİ RABBİMİ ZİKRETMEKTEN DOLAYI TERCİH ETTİM.”[Sad Suresi, 30-32.ayetler]

Reklamlar

1979’dan 2011’e kadar tüm dünyada hangi hadisler gerçekleşti?

wallpaper-2463028

Afganistan savaşı: “Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu…”


1979’dan günümüze kadar bundan 1400 yıl önce peygamberimiz tarafından bildirilen hangi hadisler gerçekleşti biliyor musunuz? Hadislere göre tüm dünyada savaşlar, anarşi, fakirlik, cinsel dejenerasyon artacak; doğal afetler sıklaşacak; insanlar güzel ahlaktan uzaklaşacak; sahte peygamberler ortaya çıkacaktır. Tüm bu felaketlerin ardından insanlar Allah’a bir kurtarıcı göndermesi için yalvaracaklar. İşte bu dönemde Allah Hz.İsa’yı ve Hz. Mehdi’yi göndererek tüm dünyaya İslam’ı tekrar hâkim edecektir. Hadislere baktığımızda hayret verecek şekilde kısa bir zaman dilimi içinde hepsinin gerçekleştiğini görüyoruz.

Şimdi kısaca hangi hadislerin gerçekleştiğine bakalım:

Afganistan’ın Rusya tarafından işgali (1979)

“Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu. Şüphesiz Allah Teala’nın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır. Orada Allah’ı hakkıyla bilen insanlar vardır. Onlar ahir zaman Hz. Mehdi’sinin yardımcılarıdır.”(Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 59)

Dördüncü Sulh (Arap-İsrail Barışı) (1979)

“Sizinle insanlar (bir nüshada Rumlar deniyor) arasında dört sulh olacak, dördüncü sulh, Heraklius ehlinden bir adam vasıtası ile olur ve bu yedi sene devam eder…” (Kıyamet Alametleri, Osman Çataklı, 299/8)

Kabe’de Kan Akıtılması (1979)

“Onun çıkacağı yıl, insanlar hacca, başlarında bir emir bulunmadan gidecekler… Hep birlikte Beyt-i Şerif’i tavaf edecekler, sonra Mina’ya indiklerinde birbirine saldıracak, hacılar soyulacak, kanlar Akabe Cemresinin üzerine akacak.” (Kıyamet Alametleri, s. 168-169)

“İnsanlar başlarında bir imam bulunmaksızın hac ederler. Mina’ya indiklerinde büyük savaşlar olur. Öyle ki ayaklar kan gölü içinde kalır.” (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 35)

İranIrak Savaşı (1980)

Şevval ayında ayaklanma Zilkade’de harb konuşmaları, Zilhicce’de ise harb vaki olacak.” (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 166)

Depremlerin Çoğalması

“Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır… depremler çoğalacak…” (Ramuz-El Ehadis, 476/11)

Mısır Meliğinin Öldürülmesi (1981)

“Ondan önce Şam ve Mısır melikleri öldürülecektir…” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

Ramazan Ayında Güneş ve Ay Tutulmaları (1981-1982)

“Hz. Mehdi için 2 alamet vardır ki… Bunun birincisi, Ramazan’ın birinci gecesi Ay’ın; ikincisi de, Ramazan’ın ortasında Güneş’in tutulmasıdır.” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)

“… Güneş’in oruç ayının ortasında, Ay’ın ise sonunda tutulması…” (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 37)

Şam Meliğinin Öldürülmesi (1982)

“Ondan önce Şam ve Mısır melikleri öldürülecektir…” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

Kuyruklu Yıldızın Doğması ( Halley, 1986) 

“Hz. Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.” (Kıyamet Alametleri, s. 200)

Tozlu Dumanlı Bir Fitne (11 Eylül olayları, 2001)

“Tozlu dumanlı, karanlık bir fitne görülecek, bunu diğerleri takip edecek…” (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)

Bağdatın Alevlerle Yokedilmesi ( 2003)

“Ahir zamanda Bağdat alevlerle yok edilir…” (Risalet-ül Huruc-ül Hz. Mehdi, Cilt 3, sf. 177)
Irak Halkı Üç Fırkaya Bölünür (2003)

“Irak halkı üç fırkaya ayrılır. Bir kısmı çapulculara katılır. Bir kısmı ailelerini geride bırakıp kaçarlar. Bir kısmı savaşır ve öldürülürler. Siz bunları gördüğünüz vakit kıyamete hazırlanın.” (Fera İdu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar)

Irak ve Şam’a Ambargo (2003) 

Ebu Nadre (r.a.) dedi ki; Cabir (r.a.)’ın yanında idik, şöyle dedi: “Öyle bir zaman yaklaşıyor ki, Irak ahalisine bir kafiz (ölçek), bir dirhem (bir ağırlık ölçüsüdür) sevk olunmayacak”. Dedik ki: “Bu kimden dolayı olur.” Dedi ki: “Acemler (‘Arap olmayanlar) bunu men’ ederler.” Sonra dedi: “Şam ahalisine bir dinar, bir müdy (kile, bir ölçü birimidir) sevk olunmayacak”. “Bu kimden dolayı olur” dedik. “Rumlar’dan dolayı” dedi. (Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseyni)

Irak Halkı Şam’a ve Kuzeye Kaçar (2003)

“Masum ve temiz Irak halkı Şam’a kaçar.” (Risalet-ül Huruc-ül Hz. Mehdi, s. 210)

Iraklıların Parası Kalmayacak (2003)

“Iraklıların elinde ölçecekleri bir tartı aleti ve alış-veriş yapabilecekleri bir para hemen hemen kalmayacak.” (Kenzul Ummal, Kitab-ul kıyame kısm-ul efal, c.5, s. 45)

Ordunun Kaybolması (Irak’da kaybolan ordu, 2003) 

“Hz. Mehdi’nin beş alameti bulunur. Bunlar Süfyani, Yemani, semadan bir sayha (çağrı, nara), Beyda’da bir ordunun batışı ve “Hz. Mehdi’nin beş alameti bulunur. Bunlar Süfyani, Yemani, semadan bir sayha (çağrı, nara), Beyda’da bir ordunun batışı ve günahsız insanların öldürülmesidir”. (Naim Bin Hammad)

“…Kendisine bir ordu gönderilecek. Bunlar yerin bir çölünde iken yere batırılacaklardır.” (Müslim’den; Geleceğin Tarihi 4, s.31)

“Bir ordu savaş için gelir, çöle girdiğinde baş ve sonundakileri batar, ortadakiler de kurtulmaz.” (Hanbel, Tirmizi, İbni Mace, Ebu Davud’dan; Geleceğin Tarihi 4, s.30)

Irak’ın Yeniden Yapılanması (2003)

“…Irak’a saldırmadıkça kıyamet kopmaz. Ve Irak’taki masum insanlar Şam’a doğru sığınma yerleri ararlar. Şam yeniden yapılanır, Irak da yeniden yapılanır.” (Kenzul Ummal, Kitab-ul kıyame kısm-ul efal, c.5, s. 254)

Şam Irak ve Arabistan’da Kargaşa Yaşanması (2003)

Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “…Öyle bela ve musibetler olacak ki, hiçbir kimse, sığınabileceği bir makam bulamayacaktır. Bu belalar Şam’ın etrafında dolanacak, Irak’ın üzerine çökecek. Arabistan yarımadasının elini ve ayağını bağlayacaktır… Onlar belayı bir tarafta defetmeye çalışırlarken, diğer taraftan o yine ortaya çıkacaktır.” (Kenzul Ummal, Kitab-ul kıyame kısm-ul efal, c.5, s. 38-39)

Doğuda Yer Batması Tsunami (Endonezya, 2004)

“On alamet görülmeden kıyamet kopmayacaktır; … Biri doğuda, biri batıda, bir diğeri de Arap Yarımadası’nda meydana gelecek yere batma hadisesi…” (Müslim, Fiten, 39)

Batıda Yer Batması Katrina (Amerika, 2005)

“On alamet görülmeden kıyamet kopmayacaktır; … Biri doğuda, biri batıda, bir diğeri de Arap Yarımadası’nda meydana “On “On alamet görülmeden kıyamet kopmayacaktır; … Biri doğuda, biri batıda, bir diğeri de Arap Yarımadası’nda meydana gelecek yere batma hadisesi…” (Müslim, Fiten, 39)

“İnsanlara ölüm gelip evler mezar olduğu zaman halin nice olur.” (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, s. 392, no. 726)

Tüm dünyayı hayrete düşürecek gerçekler bunlar, gördüğünüz gibi hadisler arka arkaya tek tek gerçekleşiyor. Japonya’da gerçekleşen büyük deprem, Ortadoğu’da yaşanan karışıklıklık, çift boynuzlu Lulin kuyruklu yıldızının çıkışı hepsi hadislerde bildiriliyor. Her insanın bu gerçekleşen hadislerin dışında bir de gerçekleşmesi beklenenleri düşünmesi ve bunları heyecanla beklemesi gerektiğini düşünüyorum.


Çanakkale şehitlerinin cepheden yazdıkları mektuplara bakın!

 canakkale_detsani1

Çanakkale’de savaşan askerler hep birlikte Allah’ın huzurunda eğiliyor.


Çanakkale şehitlerinin cepheden yazdıklarımektuplar onların maneviyatının, Allah’a olan bağlılıklarının apaçık bir göstergesi değil mi? Bu yüzden Atatürk, Çanakkale Zaferi`nde çarpışan Türk askerlerinin iman ruhunu şöyle tarif etmedi mi:

“Çanakkale İslâm’la korundu” diyen Atatürk şöyle devam ediyor: “Öleni görüyor. Üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. En ufak bir fütur (yılgınlık) bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur’ân, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyor. Bu Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebesi`ni kazandıran bu yüksek ruhtur.” (Atatürk`ün S ve c. 2, s. 93)

Çanakkale zaferi askerlerimizin derin imanıyla, Allah aşkıyla kazanıldı, işte cepheden gönderilen mektuplar:

Üsteğmen Zahid’in Vasiyeti- mektubu karısına yazmış

“Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme… Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasib etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette, ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var :

Birincisi benim için kat’iyyen ağlama…

İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan “mihr-i muaccel” ve “mihr-i müeccel” ini al, üst tarafı ile bana bir mevlüt okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…”

Hasan Etem’in Validesine Son Mektubu:

Mektubu yazan, ihtiyat zabit ( yedek subay ) namzedi Hasan Etem, İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıt Nümune Mektebi’nde öğretmendi. Düşmanın Çanakkale’ye dayandığını işittiğinde gözünü kırpmadan binlerce akranı gibi cepheye koştu. Gönüllü yazıldı. Bu onun son mektubuydu. Bu mektubu yazdıktan iki gün sonra Maydos (Eceabad)’da şehit oldu…

Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık… O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, azımı açtım ve dedim:

– Ey Türklerin Ulu Allah’ı. Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların şu heybetli dağların Halıkı. Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, Sen’i takdis eden ve Sen’i ulu tanıyan Türklere mahsustur.

Ey benim Rabbim !

Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle. “Diyerek dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut , benim kadar mesrür bir kimse tasavvur edilemezdi.

Oğlun
Hasan Etem

Mustafa Kemal ( Cepheden son Mektup ) mektupta askerlerini anlatıyor

Mustafa Kemal , 2 Temmuz 1915 yılında Arıburnu’ndan Madam Corinne’ye yazdığı mektupta şöyle der :

Aziz Madam,

Karargahımın katiplerinden Hulki Efendi’nin İstanbul’a seyahatinden faydalanarak size bu mektubu yazıyorum. Birkaç gün evvel içinde latife sözleri bulacağınız bir kartpostal yollamıştım. Burada hayat, o kadar sakin değil. Gece gündüz her gün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hali kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor. Gerçekten bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün, Ya gazi veya şehit olmak. Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dos doğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce saadet.

Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu, ) Allah Katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun Katındadır.” (Al-i İmran Suresi, 195)

Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri Katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Allah’ın’ın Kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir. Onlar, Allah’tan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler. (Al-i İmran Suresi, 169-171)


Osmanlı tuğrasının üzerindeki 30 sembolün anlamını biliyor musunuz?

osmanli-armasi

Osmanlı tuğrası son derece ihtişamlı gözüküyor.


Osmanlı tuğrasının üzerinde tam 30 tane motif var ve hepsinin bir anlamı var. Bugün sizlere öğrendiğim bu son derece ilgi çekici bilgileri paylaşmak istiyorum. Şu anda Topkapı Sarayı Harem girişindeki bölümde sergilenmekte olan Tuğra, Sultan II. Abdülhamid’e aittir. Bu da eserin bu son halinin 1876-1909 yılları arasında yapıldığını gösteriyor. Osmanlı Arması 18. asır sonlarında meydana gelmeye başlayıp, karakteristik özelliklerini II. Abdülhamit Padişah devrinde kazanmıştır. Devletin unsurlarını armaya yerleştirme fikri bu devirde ön plana çıkmıştı. Arma çok farklı fonlarda da olabiliyor. Ama temel özellikleri hemen hemen aynıdır. Tuğrada saltanat ve orduyu temsil eden motifler kullanılmıştır.

İlk armanın ortaya çıkışı şöyle:

İngiltere’de 1346’da Kral III. Edward tarafından Dizbağı Nişanı’nın geleneği ortaya çıkarılmıştı. Bu gelenekte şöyle bir uygulama vardır: Nişanı alan kişi ya da hükümdarların armaları Londra’da Windsor Sarayı’nda bulunan Saint George Kilisesi’nin duvarında asılmaktadır. Ancak o zamanlarda Osmanlı Padişahı’nın arması henüz bulunmamaktadır. Bunun üzerine Kraliçe Victoria, Prens Charles Young ismindeki arma uzmanını Osmanlı için arma tasarlamak üzere görevlendirir. İstanbul’a gelerek araştırmalarda bulunan Young’a, Etyen Pizani isminde bir tercüman yardımcı olur.’

İngiliz tasarımcı, padişahlık alameti olan saltanat kavuğunu, sorgucu, ay-yıldızlı sancağı ve tuğrayı ön plana çıkararak bir arma hazırlar. Bir yılda hazırlanan arma, Osmanlı Devleti’nin Londra Sefiri Kostaki’ye teslim edilir. Kostaki tarafından İstanbul’a gönderilen arma çizimlerini Sultan Abdülmecit de beğenir. Bu şekilde oluşan Osmanlı Devleti arması İngiltere’nin Saint George Kilisesi’ndeki yerini alır. Kraliçe Victoria’nın Charles Young’a tasarlattığı arma, Sultan II. Abdülhamit döneminde ise terazi ve silahlar eklenerek son şekline kavuşmuş olur.

İşte Osmanlı tuğrasının üzerindeki 30 sembolün anlamı: 

1- Tuğranın etrafındaki güneş motifi, padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir.

2- II. Abdülhamit’in tuğrasıdır.

3- Sorguçlu serpuş: Osman Gazi”yi ve tahtı temsil eder.

4- Yeşil Hilafet sancağı.

5- Süngülü tüfek: Nizam-ı Ceditle birlikte Osmanlı ordusunun asıl silahı olmuştur.

6- Çift taraflı teber.

7- Toplu tabanca.

8- Terazi: şeşper ve asaya asılıdır, adaleti temsil eder.

9- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler.

10- Nışan-ı al-i imtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve askerlere veriliyordu.

11- Nışan-ı Osmani: Sultan Abdülaziz Han tarafından 1862’de ihdas edilmiş olup, devlet hizmetinde üstün başarı sağlayanlara verilirdi.

12- Asa ve şeşper

13- Çapa, Osmanlı denizciliğini temsil eder.

14- Bereket boynuzu

15- Nışan-ı iftihar

16- Yay

17- Mecidi nişanı

18- Borazan, modern mızıka takımının kullandığı çalgı aletidir

19- Şefkat nişanı, 1878’de II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiş olup; savaş zamanında, büyük afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilirdi.

20- Top gülleleri (Bazı armalarda bulunmuyor.)

21- Kılıç

22- Top, topçu ocaklarını temsil eder.

23- El siperlikli tören kılıcı: bu kılıç klasik Türk kılıcı olmayıp, o devirdeki subaylar tarafından kullanılırdı.

24- Mızrak.

25- Çift taraflı teber, orduda üst düzey görevliler tarafından üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır.

26- Tek taraflı teber (balta)

27- Bayrak

28- Osmanlı sancağı

29- Mızrak: Son dönem mızraklı süvari alaylarını remz eder

30- Kalkan, Ortasında stilize edilmiş bir güneş motifi var. 12 yıldız: Rivayete göre bu 12 yıldız 12 burcu temsil eder. Güneş bu burçlar üzerinde hareket eder.


Atatürk’ün vasiyeti neden Türk milletinden özenle saklanıyor?

ataturk03

Atatürk’ümüzün vasiyetini bilmek her Türk vatandaşının hakkıdır.


Atatürk ölümünden 50 yıl sonra açıklanmak üzere bir vasiyet bıraktı. Fakat Kenan Evren, 1988 yılında Atatürk’ün vasiyetini açtı ancak nedense açıklanmasını sakıncalı görüp tekrar kilitleyerek kaldırttı. Peki nedir bu özenle Türk milletinden saklanan Atatürk’ümüzün vasiyeti? Bir Türk vatandaşı olarak bizlerin atamızın vasiyetini öğrenmeye hakkımız yok mu? Bizim yerimize nasıl oluyor da başkaları Atatürk’ümüzün vasiyetini görüp görmememize karar veriyor anlayamıyorum. Bugün mecliste oturan milletvekillerinden birinin de mi aklına gelmiyor bir soru önergesi vermek ve vasiyeti açtırıp Türk halkına sunmak? Yoksa bir şeylerden mi çekiniliyor, yoksa Atatürk vasiyetinde komünizmin yıkıldığından ve büyük bir İslam birliğinin kurulacağından mı bahsediyor?

Araştırmacı Aytunç Altındal’da, Atatürk’ün ‘siyasi, toplumsal, tarihsel vasiyetinin gizlendiğini düşünüyor. Altındal’a göre, Atatürk’ün notlarında, ‘İlelebet payidar kalacaktır’ dediği Cumhuriyet için ileride neler yapılması konusundaki görüşleri bulunuyordu. Ata’nın sır vasiyetinin 1988’de yani Atatürk’ün ölümünün üzerinden 50 yıl geçtikten sonra açıldığını belirten
Altındal, ‘Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve o günkü Başbakan Turgut Özal, bunları okudular. Ancak bu görüşlere, bu fikirlere ‘toplumun henüz hazır olmadığını’ öne sürerek bunların açıklanmasını engellediler’ dedi. 1988’de Atatürk’ün vasiyetinin üstüne 25 yıllık yeni bir yasak konulduğunu söyleyen Altındal, vasiyette neler olduğuna dair ipuçları olduğunu düşünüyor ve şöyle açıklıyor:

Hilafet düşüncesi

Altındal’a göre, Atatürk’ün notlarında Hilafet’le ilgili ilginç fikirleri yer alıyordu. Atatürk hilafetin kişi bazında değil, bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini söylüyordu. Altındal’a göre, bu vasiyeti 1958’de öğrenen Adnan Menderes, sonunu hazırlayan o cümleyi; ‘Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz‘i bu nedenle söylemişti. Altındal, Atatürk’ün ‘1920’lerde sadece 3 Müslüman devlet var. Türkiye, İran ve Afganistan. Bu sayı ileride 40’a 50’ye çıkarsa, bu devletler kendileri bir araya gelerek bir Hilafet Meclisi oluştururlar’ dediğini öne sürdü.

Atatürk’ün fikri bugün gerçekleşiyor

Mustafa Kemal’in saltanata karşı olduğunu, ancak Hilafet’e bir müessese olarak karşı çıkmadığını savunan Altındal, Atatürk’ün fikirlerinin aslında bugün hayata geçtiğini düşünüyor. Bugünkü İKÖ’nün ana hatlarını 1920’lerde çizdiğini söyleyen Altındal, ‘Mustafa Kemal’in Hilafet’in 5 güçlü İslam üyesinin daim” konseyi oluşturmasını, bunların belirli süreler içinde rotasyonlu olarak Hilafet’i temsil etmesini istediğini düşünüyorum’ dedi. Gerçekten de bugün İslam ülkeleri arasında vizeler kalkıyor ve çok kısa bir süre sonra çok büyük bir birliğin kurulacağı şimdiden görülüyor.

Vatikan gibi

İslam ülkelerinin tesis edeceği bir hilafet sistemine dünyada terörizmin önlenmesi için ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Altındal, ‘Bu sistemde en yüksek bir fetva makamı olacaktır. Böylelikle bir İslam Adaleti tesis edilir. Bir tarafın Vatikan’ı var öteki tarafın bir gücü yok. Bu İslam ülkelerinin gücünü arttıran bir şey olacak.

Atatürk Nutuk’ta ne demişti?

Aytunç Altındal, Nutuk’taki hilafetle ilgili bazı sözlerin kendi fikrini desteklediğini düşünüyor. Atatürk’ün, 1963 yılında Ankara Üniversitesi Basımevi’nde basılan Nutuk’unun 490’ıncı sayfasında aynen şu sözleri yeralıyor: …Ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir Meclis kurulacaktır. Bu meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir diye bir karar alınırsa, işte o zaman, istenirse o birleşik Müslüman Devleti’ne Halifelik adı verilir.

Celal Bayar’da biliyordu

Vasiyetle ilgili 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da bilgisi olduğunu söyleyen Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, 1967’de Bayar’a ‘Atatürk’ün gizli vasiyeti var mıydı?’ diye sorduğunu, Bayar’ın da kendisine, ‘Muhtemeldir. Açıklanması şimdi doğru olmaz, Türkiye hazır değil’ dediğini söyledi. Kenan Evren’in, Atatürk’ün fikirlerini gizlemesindeki amacı mutlaka açıklaması gerektiğini söyleyen Altındal, Atatürk’ün notlarınınAnıtkabir‘de olduğu yolunda kendisine güvenilir bilgiler geldiğini de sözlerine ekledi. Altındal, Atatürk’ün sır vasiyetinin, Cumhurbaşkanlığı’nın ardından Meclis’te Atatürk’ü Koruma Komisyonu’nun kararıyla, Genelkurmay Başkanlığı’nın oluru alındıktan sonra açıklanabileceğini de sözlerine ekledi.

Sonuç olarak ben bir Türk vatandaşı olarak Atatürk’ün vasiyetinin açılmasını istiyorum, atamızın “ölümümden 50 yıl sonra açılsın” demesinin bir hikmeti olduğunu düşünüyorum. Vasiyet açıldığında kendisinin ne kadar ileri görüşlü olduğuna herkesin bir kez daha şahit olacağını biliyorum ve bu konuyla devlet yetkililerinin ilgilenmesini rica ediyorum.

 

5500 yıllık mokasen ayakkabı insanlık tarihinin modern yaşadığını kanıtlıyor!

5500 yıllık mokasen ayakkabı insanlık tarihinin modern yaşadığını kanıtlıyor!

5500 yıllık makosen ayakkabı insanların hiç de ilkel yaşamadıklarını gösteriyor.


Arkeologlar, Ermenistan’da bir mağarada 5 bin 500 yıl öncesine ait ve son derece iyi korunmuş deri bir makosen buldular. Keşfin yapıldığı mağara Ermenistan’ın İran ve Türkiye ile sınır oluşturan Vayotz Dzor bölgesinde bulunuyor. Mağaranın içindeki ortamın kuru ve temiz olması sayesinde ayrıca kaplar içinde buğday, arpa ve diğer gıda maddeleri de bozulmadan keşfedildi.

İrlanda’daki Cork Üniversitesi’nden arkeologların dünyanın en eski ayakkabısı olduğu düşünülen keşfiyle ilgili arkeolojik kazı Amerikan bilimsel internet dergisi PLOS ONE’da (Public Library of Science) yayınlandı.

Tek bir parça deriden yapılan ve giyen kişinin ayağının formunu sararak alması için tasarlanan deri ayakkabı, içi kuru otla dolu vaziyette bulundu. Bilim adamları, makosenin içinin kuru otla ayağı sıcak tutması mı yoksa şeklinin korunması için mi doldurulduğunun daha keşfedilmediği belirtti.

Geçmişten günümüze kalan izler, insanların, tarihin her döneminde kültürleriyle ve sosyal yaşamlarıyla medeni bir hayat sürdüklerini gösteriyor. Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerini kanıtlıyor. İnsanın içinden “pardon, siz evrim teorisi mi demiştiniz, hangi yüzyıldayız acaba, böyle masallara inanan kaldı mı” diye sorası geliyor.