Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

George Berkeley ve maddenin gerçek hali

berkeley_4 (1)

Kişiler objelerin sadece verdiği hisleri kavrayabilirler.


George Berkeley ünlü bir filozof.

Savunduğu düşüncesi şuydu: kişiler objelerin sadece verdiği hisleri ve objelere ait fikirleri kavrayabilirler. Soyut olanları kavrayamazlar. Örnek: Madde.

Ardından şu sözü ortaya atmıştır: “esse est percipi”. Yani var olmak algılanmış olmaktır.

1709’daki ilk çalışması “Görütünün Yeni Teorisi Üzerine Bir Yazı”da insanın görme yetisinin sınırlarından bahsetmiş ve objeleri görmek maddeyi görmek değil, ışık ve renk görmektir diye açıklamıştır.

Biraz Berkeley’in prensibi “esse est percipi” yani “var olmak algılanmış olmaktır”dan bahsedelim.

Bu görüşe göre etrafımızdaki herşey idealardır. Yani algı ve hislerdir. İdealar ruhta bulunur. Vücudumuz dahi idealardan ibarettir.

Berkeley kendisi “idea” kelimesini kullanmayı pek tercih etmemiştir. Onun yerine “kavram” demeyi daha uygun blmuştur.

Algıladığımız bu tüm kavramların bir yaratıcı tarafından bize kavratıldığını anlatmıştır.

Allah’ın varlığını bir eserinde şöyle açıklamıştır: Kavram ve algılar benim irademin dışında kalmaktadır. Günışığı altında gözlerimi açtığımda görüp görmemek benim seçeneğim değildir. Göreceğimi objeleri de ben belirleyemem. Duymak ve diğer hisler de buna dahil. Tüm bunları yaratan bir irade vardır.

Ayrıca şöyle bir açıklamada bulunmuştur: Bir ağacı algılamak aslında Allah’ın benim zihnimde yarattığıdır. Orada kimse olmadığında, kimse onu algılamadığında da ağaç aslında ordadır. Çünkü Allah sonsuz akıl sahibidir ve herşeyi gözetendir.

George Berkeley’in tüm bu görüşleri günümüzde modern fizik tarafından bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanmıştır. Bunun da ötesinde George Berkeley’in bahsettikleri kendisinden 1100 sene önce Kuran’da belirtilmiştir.

Reklamlar

Hz. Mehdi’ye inanan talebeleri nasıl insanlar olacak?

 

palace_3

Hz. Mehdi tüm insanlara sevgi ve merhametle yaklaşacak.


Hz. Mehdi ile ilgili internette araştırma yaptığınızda hayret edecek kadar çok detaya ulaşabiliyorsunuz, bende öğrendiklerimi sizlerle paylaşacağımı söylemiştim. Peygamberimizin hadislerine göre Hz. Mehdi ilk çıktığında yaklaşık 40 yıl boyunca tanınmayacak, Hz. Mehdi’ye sadece yanından hiç ayrılmayan samimi dindar talebeleri inanacaklar. Hz. Mehdi talebeleriyle birlikte gece gündüz demeden tebliğ yapıp materyalizmi yıkacak ve insanları hak dine döndürecek. Bakın Hz. Mehdi’nin talebelerinden hadislerde nasıl bahsediliyor:

“Doğu tarafından gelen ve deha sahibleri (çok akıllı, çok zeki ve anlayışlı, geniş fikirli) oldukları halde, kıyafetlerine insanların taaccüb ettikleri (hayranlıkla baktıkları) kimselerin zuhur ettiğini işittiğinizde, işte o zaman muhakkak kıyametin gölgesi üzerinize düşmüştür”.(Naim bin Hammad Kitab-ul Fiten-121)

Hz. Mehdi’yi Zer âleminde Allah’a ahit veren Mehdi talebeleri kabul edecek ve onun yanından hiçbir şekilde ayrılmayacaklar. Mehdi talebeleri içgüdüyle Mehdi’ye talebe olur ve ölene kadar onun yanından ayrılmazlar:

Ali bin Ebu Hamza der ki: İmam Ebu Abdullah Cafer-i Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Kâim aleyhisselam Hz. Mehdi kıyam ettiğinde halkın çoğu onu inkâr edecektir. Çünkü o reşit bir genç olarak zuhur edecektir. Onu Hz. Mehdi’yi, SADECE ZERR ALEMİNDE ALLAH’IN AHİT ALDIĞI MÜMİNLER KABULLENECEKTİR.” (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani sf. 247)

Şu anda da Hz. Mehdi’nin geldiğini birçok insan hisseder, ama Zer âleminde ahit verenler hemen gidip Hz. Mehdi’yi bulurlar ve onun yanından ayrılmazlar. Hz. Mehdi talebeleri ile ilgili diğer detaylar hadiste şöyle bildiriliyor:

“Onlar ileri görüşlüdürler, takvalı ve alçak gönüllüdürler. Dünya malına ilgi göstermezler, iman ve irfan sahibidirler, .. Geceleri abid, gündüzleri arslandırlar. Merhamet, şefkat, onur ve cehd (gayret) ehlidirler. Çelik yürekli ve güçlü bir imana sahiptirler. Yorulmak bilmez, güçlüdürler. O kadar dayanıklıdırlar ki dağlara gönderilseler delik deşik eder yerinden sökerler. Hakka inanan, Hz. Mehdi’ye itaat edip teslim olan, şehadet aşığı, Allah’a ulaşmak için can atan, tehlikelerin ve zorlukların eşiğinde yetişmiş fedakarlar, … cehd (gayret) ve şehadet aşığıdırlar. Sabır onların özelliğidir. Tevekkül onların yol azığıdır. Çelik yürekli, demir iradeli, gece namazlarını kılan, kanaatkâr, her biri kırk yiğit gücünde mert insanlardır. (Safi Golpeygani, Muntahabu’l-Eser, s.486)

Kaynaklar:

http://www.mehdiresul.net/

http://birgo.mynet.com/hz-mehdi-bu-yuzyilda-gelecek/index/page, 1

 


Bilim suyun hafızasını keşfetti!

su

 

Geçen gün okuduğum bilimsel bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bilim dünyasısuyun hafızası olduğunu keşfetmişler. Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk yaptığını keşfetti. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu farketti. Bilim adamı suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85’i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz ruhumuzla düşündüğümüz gibi etkileriz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı. Madde, molekül veya hücre dediğimiz aslında hepsi enerji parçacığıdır, bu yüzden etkileşim bu kadar güçlü, bu kadar hızlıdır.

Masaru Emoto: “İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR.” demektedir.

Albübümüzdeki fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.

Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş.

İnsanı, beyniyle, beden sistemiyle, aklı, fikri ve düşünceleriyle salt maddesel varlık olarak ele almak son derece yanlıştır, tüm diğer canlıları da. Çünkü insan, ruhunun yaydığı enerjisi ile var olan bir varlıktır. İlk yaratıldığı andan itibaren beyni ve tüm bedeni ruhunun yorumlamasıyla çalışır ve insanı insan yapar. Bir insan katrilyonlarca hücre ve molekülden oluşur, her biri an an yenilenir, moleküler yapısının temelinde enerji yüklü parçacıklarla karanlık olan boşluk vardır. Suyun yapısı da, insanın beyni de, kalbi de, diğer tüm varlıklar da aslında temelinde enerji parçacıklarıyla boşluktan oluşurlar. Tabi ki, enerji parçacıklarının kendi başlarına karar alması, şekil alması, son derece akıllı sistemler oluşturması imkânsızdır. Molekülleri muazzam sistemler halinde örgütleyen ve yöneten bir Yaratıcı vardır.
Not: Su kristallerine daha çok örnek görmek için aşağıdaki siteleri ziyaret edebilirsiniz.
http://www.masaru-emoto.net/ ve http://www.hado.net/index2.html

 


Algılar dünyasına hayret uyandıran bir yolculuk yapalım…

insan

Dışarıdaki görüntü kapkaranlık beynimizin içinde oluşur, ama dışara ne renk ne de ses yoktur!


Richard Gregory (çok ünlü Nöropsikoloji Profesörü), görme olayındaki mucizevî durumu şöyle tarif eder: “Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük birhayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın.Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.”(R. L. Gregory, “Eye and Brain: The Psychology of Seeing”, New York: Oxford University Press Inc., 1990, s. 9)

Görme işlemi çokça aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir bölgede yaşanır.

Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgi üzerinde bir kez daha dikkatlice düşünelim: Biz, “görüyorum” derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu “etki”yi görürüz. Yani “görüyorum” derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrediyoruz. 

Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3’lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var. Az önce belirttiğim gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayayım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır.Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.

Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar…

Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. 

Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın her şeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.

Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun “epitelyum” denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.

Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

Bu noktada karşımıza tek bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir: “Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da “Do” notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.”(Lincoln Barnett, “Evren ve Einstein”, Varlık Yayınları, Çev: Nail Bezel, syf.20)

Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar.Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde ederiz.

Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir:

“… Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.” (Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s.447)

Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki “aslı” ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız…

“Maddesel dünya” dediğimiz algılar bütünü, RUH tarafından seyredilen BİR HAYALDİR. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği olup olmadığını asla bilemeyiz.

Bizim madde olarak algıladığımız her şey, sadece ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar değil, birer “ruh”tur. Bu gerçek bilim adamları tarafından biliniyor ama açıklanmıyor. 

O, sizin için kulakları, gözleri ve GÖNÜLLERİ inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.” (Mü’minun Suresi, 78.ayet)

“..sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” [Saffat Suresi, 96.ayet]

Kaynak: http://www.felsefetasi.com


Üç çocuğu acımasızca katleden cani idam edilmeli mi?

Üç çocuğu acımasızca katleden cani idam edilmeli mi?

Bir cani tarafından katledilen üç masum çocuk şu an cennet bahçelerindeler.


Aslında bugün başka yazı yazmayacaktım ama her yerde “üç çocuğu hunharca katleden cani idam edilmeli mi” tartışmaları giderek büyüyor. Cinayet günü evinde yalnız olan Gülışık’ın Kayseri’nin Talas ilçesinde bayram şekeri toplamak için kapısını çalan 3 çocuğu şeker verme bahanesiyle evine aldığı ve sonra da ‘sapkınca’ düşüncelerini uyguladıktan sonra yakalanmamak için çocukları öldürdüğü sonunda tespit edildi. Tam bir yıldır kayıp olan cesetlerin bulunması,katilin çocuklara yaptığı eziyeti detaylı olarak anlatması insanın vicdanını sızlatıyor. Küçücük masum çocuklara böylesine işkence yapabilen biri insan olamaz diye düşünüyorum.

Peki bu küçük masum çocuklardan birinetecavüz edip öldüren ve diğerlerini de boğan bu hain katil idam edilmeli mi? Kuran’a göre baktığımızda Kuran’da kısas vardır:

Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Özgüre karşı özgür, köleye karşı köle ve dişiye karşı dişi. Fakat kimin (hangi katilin) lehine, onun (maktulün) kardeşi (varisi veya velisi) tarafından bağışlanırsa, artık (yapılması gereken) örfe uymak (ve) ona (maktulün varis veya velisine) güzellikle (diyet) ödemektir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azap vardır. (Bakara Suresi, 178)

Biz onda, onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefarettir.Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır. (Maide Suresi, 45)

Gördüğünüz gibi Kuran öldürülen kişinin ailesine kısas hakkı tanır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken Allah’ın bağışlamayı daha uygun görmesidir. Bu yüzden samimi bir Müslüman daima Allah’ın beğendiği tavrı uygulamalıdır. Ayette ailenin kısas hakkını sadaka olarak bağışlaması tavsiye edilir. Tabii ki böylesine cani ruhlu bir kişinin kanunla ve hukukla cezalandırılması gerekir, ama Allah Kuran ölüm cezasının kaldırılmasının daha hayırlı olacağını bildirir.

Son olarak öldürülen çocukların ailelerine de Allah’tan sabır diliyorum, daima Allah’tan razı olsunlar. Hepimiz kaderimizi yaşıyoruz. Onlara da güzellikle sabretmek düşüyor. Şunu bilsinler ki tamamen masum olarak ölen çocuklar hemen cennete alınırlar ve sonsuza kadar orada mutlu yaşarlar. Onlar da Allah’tan razı olup samimi bir Müslüman olarak hayatlarını sürdürürlerse cennette yavrularına mutlaka kavuşacaklarını bilmeliler.


Ağustos böceklerinin büyük sırrı- Seyredin

agustos-bocegi-resimleri-1

Her bir hayvanın hayatındaki incelediğimizde muazzam detaylarla karşılaşıyoruz.


Geçen gün seyrettiğim son derece ilginç bu videoyu sizlerle paylaşabilmek için video sayfama ekledim. Kuzey Amerika’nın doğu sahilinde yaşayan milyarlarca ağustos böceği larvaları toprağın altında tam 17 yıl kaldıktan sonra yeryüzüne çıkıyorlar! Ağaçlara tırmanırken kısa sürede dönüşümlerini tamamlayan bu canlılar, dikkatsiz ve savunmasız oldukları için doğadaki kaplumbağa, kuş, sincap gibi bazı hayvanlara kendilerini adeta gümüş tepside sunarcasına yem ediyorlar. Ziyafet çeken avcı hayvanlar tıka basa doyduktan sonra geri çekiliyorlar. Böylece hayatta kalmayı başaran şanslıağustos böcekleri çiftleşip yumurtalarını bıraktıktan birkaç gün sonra yaşamını yitiriyorlar ve orman yeniden sessizliğe bürünüyor. Videoyu bu linkten seyredebilirsiniz:

http://video.mynet.com/erkanarkut/Agustos-Boceklerinin-buyuk-sirri/1140288

İnsan buradaki detayları düşünmeden edemiyor. Neden ağustos böcekleri toprağın altında tam 17 yıl beklesin? Neden milyarlarcası çıkıp diğer hayvanlara ziyafet çeksin? Neden çiftleşip yumurtalarını bıraktıktan kısa bir süre sonra ölsünler? Tabii ki bunların hepsinin bir anlamı var. Doğa müthiş bir düzen ile üstün bir akılla Allah tarafından yaratılmış. Bazı detaylarda tabii ki sınırlı insan aklının kapasitesini zorluyor. Bilim adamları detayları inceledikçe ve keşfettikçe her detayın arkasında çok büyük bir akıl olduğunu görüyorlar ve bütün bunların aslaevrimle ve tesadüfler sonucunda gerçekleşemeyeceğini bakın nasıl itiraf ediyorlar:

Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu… Ama şu anda, Allah’a inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum. Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil. (Chandra Wickramasinghe)1

1. Chandra Wickramasinghe, London Daily Express ile bir röportajından, 14 Ağustos 1981


Nereye yetişiyorsun?

6890

Biz hayat için koştururken ölümde bizim peşimizden koşuyor.


Geçen gün gazetede okuduğum bir haber gündelik yaşamın en vazgeçilmez konularından birisi olan “bitmeyen koşturmacalar, sürekli ileriye yönelik planlar, programlar” ın aslında ne kadar anlamsız olduğunu düşündürdü. Bir sinema oyuncusu hissettiği bir rahatsızlık üzerine hastaneden randevu alıyor. Fakat bu durum gerçekleşmeden hayatını kaybediyor. Cenazesinde bir araya gelen yakınlarının söylediği ise çok düşündürücü: “Cenazesinin kaldırıldığı saatte doktor randevusu varmış!”

İnsanın kafasında yaptığı bir plan, ileriye dönük attığı bir adım, gerçekleştirmeyi düşündüğü bazı işler, hiç hesaba katmadığı bir şekilde son bulabilir. O işe hiç başlayamayabilir ya da başlar ama bitirmesi mümkün olmaz. Veya tam bitirip sonuçlandırdığını düşündüğü anda, kendisi bu sonucu göremeyebilir. Çevrenize bir bakın. Sürekli koşturmaca içinde olan, bir şeyler yetiştirme telaşı yaşayan birçok insan göreceksiniz. Toplantı için gerekli hazırlıkları yapmaya çalışanlar, iş seyahati için belgelerini toplayanlar, sınava yetişmeye çalışan öğrenciler, işe giderken vapura koşan insanlar, çocuklarının peşinde koşan anneler ve bunlar gibi günlük hayatın hareketliliği içinde bitmeyen bir koşturmaca içinde olan milyonlarca insan… Hepsi bir şekilde bir amacın peşinde aceleyle, hızla ilerliyorlar. Acaba bu insanların ne kadarı her an bu koşturmaca dolu hareketliliğin bitebileceğini, bir anda ölüm gerçeğiyle karşılaşacağını düşünüyor?

Elbette ki yaşadığımız süre boyunca bazı planlar yapacağız, işlerimizi belli bir plan dâhilinde gerçekleştirmeye çalışacağız, kendimize ulaşmak için bazı hedefler koyacağız. Burada önemli olan, bu planları yaparken de, aslında her planı yapan ve gerçekleştirenin Allah olduğunu bilerek yaşamaktır. Biz bir konuda çok ince ve detaylı bir plan yaptığımızı düşünebiliriz ama unutmamalıyız ki tüm planlar en ince ayrıntısına kadar Allah’ın bilgi ve kontrolündedir.

Çok önemli olduğunu düşündüğümüz bir toplantıya yetişmeye çalışırken aslında Allah’ın izin verdiği ölçüde bunu gerçekleştiririz. Yanlışlıkla kapatılan saatin alarmı, son saniyede kaçırılan vapur, toplantıda sunum yaparken yanlışlıkla atladığınız bir kelime ve bunlar gibi tüm ayrıntılar Allah’ın sonsuz aklıyla önceden belirlenmiştir. Yıllar önce üniversite sınavında en çok istediği tek tercihini kazanan bir arkadaşım, bu başarısından haberi olmadan vefat etti. Çünkü sınav sonucu belli olup istediği yeri kazandığı ortaya çıktığında o çoktan bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Gördüğünüz gibi çoğu zaman insanlar bir amacın peşinden hızla, bitmek bilmeyen bir enerjiyle koşarlarken, bir anda bu koşturmaca hiç kimsenin beklemediği bir anda ölümle son bulabiliyor. Gelin, kaçınılmaz olan ölüm böyle ani bir şekilde sizin karşınıza çıkmadan, biraz durun, bir soluklanın, hızla peşinden koştuğunuz dünya işlerine biraz ara verin ve düşünün: Bu kadar hızla bir şeylerin peşinden koşarken aslında geçen her saniye ölüme ve ahirete biraz daha yaklaşıyorsunuz. Şu anda hayatınızın en önemli gerçeklerinden birisi olan ölüme geçtiğimiz saniyeden daha yakınsınız. Hangi yöne koşuyor olursanız olun, nereye yetişiyor olursanız olun aslında sürekli ölüme ve sonsuz Ahiret hayatınıza doğru yaklaşıyorsunuz. Üstelik diğer küçük amaçlarınıza yetişebilmenizin hiçbir garantisi ve kesinliği yok ama sonsuz Ahirete kavuşacağınız kesin olan bir gerçek. Yüce Rabbimiz Allah kesin olan bu gerçeği Kuran-ı Kerim’de bizlere şöyle bildirmektedir:

“İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va’dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir.” (Zariyat Suresi 23)