Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Bilim suyun hafızasını keşfetti!

su

 

Geçen gün okuduğum bilimsel bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bilim dünyasısuyun hafızası olduğunu keşfetmişler. Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk yaptığını keşfetti. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu farketti. Bilim adamı suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85’i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz ruhumuzla düşündüğümüz gibi etkileriz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı. Madde, molekül veya hücre dediğimiz aslında hepsi enerji parçacığıdır, bu yüzden etkileşim bu kadar güçlü, bu kadar hızlıdır.

Masaru Emoto: “İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR.” demektedir.

Albübümüzdeki fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.

Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş.

İnsanı, beyniyle, beden sistemiyle, aklı, fikri ve düşünceleriyle salt maddesel varlık olarak ele almak son derece yanlıştır, tüm diğer canlıları da. Çünkü insan, ruhunun yaydığı enerjisi ile var olan bir varlıktır. İlk yaratıldığı andan itibaren beyni ve tüm bedeni ruhunun yorumlamasıyla çalışır ve insanı insan yapar. Bir insan katrilyonlarca hücre ve molekülden oluşur, her biri an an yenilenir, moleküler yapısının temelinde enerji yüklü parçacıklarla karanlık olan boşluk vardır. Suyun yapısı da, insanın beyni de, kalbi de, diğer tüm varlıklar da aslında temelinde enerji parçacıklarıyla boşluktan oluşurlar. Tabi ki, enerji parçacıklarının kendi başlarına karar alması, şekil alması, son derece akıllı sistemler oluşturması imkânsızdır. Molekülleri muazzam sistemler halinde örgütleyen ve yöneten bir Yaratıcı vardır.
Not: Su kristallerine daha çok örnek görmek için aşağıdaki siteleri ziyaret edebilirsiniz.
http://www.masaru-emoto.net/ ve http://www.hado.net/index2.html

 

Reklamlar

Algılar dünyasına hayret uyandıran bir yolculuk yapalım…

insan

Dışarıdaki görüntü kapkaranlık beynimizin içinde oluşur, ama dışara ne renk ne de ses yoktur!


Richard Gregory (çok ünlü Nöropsikoloji Profesörü), görme olayındaki mucizevî durumu şöyle tarif eder: “Görme olayına o kadar alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük birhayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın.Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.”(R. L. Gregory, “Eye and Brain: The Psychology of Seeing”, New York: Oxford University Press Inc., 1990, s. 9)

Görme işlemi çokça aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar. Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir bölgede yaşanır.

Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgi üzerinde bir kez daha dikkatlice düşünelim: Biz, “görüyorum” derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu “etki”yi görürüz. Yani “görüyorum” derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrediyoruz. 

Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3’lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha var. Az önce belirttiğim gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayayım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır.Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.

Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar…

Duyma da benzer şekilde gerçekleşir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla bir insanın duyduğunu sesler ne kadar güçlü ve gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. 

Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın her şeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.

Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun “epitelyum” denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.

Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat alma duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

Bu noktada karşımıza tek bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir: “Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da “Do” notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.”(Lincoln Barnett, “Evren ve Einstein”, Varlık Yayınları, Çev: Nail Bezel, syf.20)

Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar.Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde ederiz.

Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir:

“… Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle var olduğu sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.” (Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi”, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s.447)

Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki “aslı” ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız…

“Maddesel dünya” dediğimiz algılar bütünü, RUH tarafından seyredilen BİR HAYALDİR. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel bir gerçekliği olup olmadığını asla bilemeyiz.

Bizim madde olarak algıladığımız her şey, sadece ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül yığını ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar değil, birer “ruh”tur. Bu gerçek bilim adamları tarafından biliniyor ama açıklanmıyor. 

O, sizin için kulakları, gözleri ve GÖNÜLLERİ inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.” (Mü’minun Suresi, 78.ayet)

“..sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” [Saffat Suresi, 96.ayet]

Kaynak: http://www.felsefetasi.com


Hiç Yaratılışa İnanan Bilim Adamı Yok Mu?

Hiç Yaratılışa İnanan Bilim Adamı Yok Mu?

Bulunan fosiller evrimi red ediyor, Darwin’de ara geçiş fosiilerinin bulunmadığını itiraf ediyordu.


Bize hep lise ve üniversite hayatımız boyunca bilim ve din birbirinden apayrı gibi gösterildi. Sanki bilimin yoluevrimden ve Darwin’den geçer diye öğretildi. Evrime ve Darwin’e inanmayan bir bilim adamının olması da mümkün değildi. Gerçekten de günümüzde de baktığınızda Avrupa’da ve Amerika’da evrime inanmadığını söyleyen bilim adamları üniversitelere sokulmuyor. Evrime inanmadığını açıklayan bir bilim adamı hemen üniversiteden uzaklaştırılıyor. Dolayısıyla birçok bilim adamı yaratılışa inanıyor ama işlerinden olmamak için evrime inanmadıklarını açıklamıyorlar. Cesur olanlardan bazıları da evrimin hiç gerçekleşmediğini bakın nasıl itiraf ediyorlar:

Prof. Derek Ager:

Öğrenci iken öğrendiğim bütün evrim hikâyelerinin bugün doğru olmadıklarının anlaşılması oldukça önemli.1

Dr. Robert Milikan (Nobel ödüllü, ünlü bir evrimci):

Şu çok acıklı: Biz bilim adamları şu ana kadar hiçbir bilim adamının kanıtlayamadığı evrimi kanıtlamaya çalışıyoruz. 2

Dr. Lewis Thomas:

Biyolojinin, evrimde yönlendirici güç için “hata” sözcüğünden başka bir sözcüğe ihtiyacı var. Tesadüf doktrini ile uzlaşmam mümkün değil. Doğadaki amaçsızlık ve kör tesadüfler kavramına tahammül edemiyorum. Ve bununla beraber zihnimi sakinleştirmek için bunun yerine ne koyabileceğimi hala bilmiyorum. 3

H. S. Lipson:

Eğer canlılık atomların, doğa güçlerinin ve radyasyonun karşılıklı etkileşimleri sonucunda oluşmamışsa nasıl oluşmuştur?.. Sanırım tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu kabul etmeliyiz. Bundan ne kendim ne de fizikçiler hoşlanmamaktadır. Ancak eğer bir teoriyi bilimsel deliller destekliyorsa, o teoriyi sırf hoşlanmadığımız için reddedemeyiz. Aslında evrim bir anlamda bilimsel bir din haline geldi; hemen hemen bütün bilim adamları bunu kabul etti ve birçoğu onunla uyumlu olması için gözlemlerini eğip bükmeye hazırlandılar.

Evrim teorisinin yaşayan canlıların tüm özelliklerini sayabilme yeteneği beni daima teoriden kuşkulanmaya itmiştir (Örneğin zürafanın uzun boynu). Bu nedenle son 30 yıllık biyolojik araştırmaların Darwin’in teorisine uygun olup olmadığına baktım. Uygun olduğunu düşünmüyorum. Bana göre teori ayakta bile duramamaktadır. 4

Dr. Albert Fleischman (Zoolog): Çöküşte olan Darwin’in teorisi doğa aleminde ispatlanması gereken tek gerçek değildir. Bilimsel araştırmaların bir sonucu değildir, ama kesin olarak hayal gücünün bir ürünüdür. 5

Burada sadece birkaç bilim adamının evrime inanmadıklarına değindim, ama araştırma yaptığınızda 21. Yüzyılın biliminin gösterdiği delillerle evrime inanmayan ve yaratılışa inanan çok fazla bilim adamı olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla bilimin yolundan giden evrime inanır diye bir şey yok, tam tersine bu yüzyılda bilimin gösterdiği yoldan giden yaratılışa ve tüm kâinatın çok büyük güç sahibi Allah tarafından yaratıldığına inanıyor.

Kaynaklar:

1. Derek Ager, “The Nature of the Fossil Record.” Proceedings of the Geological Association, Vol. 87, No:2, 1976, s. 132 2. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html 3. Lewis Thomas, “On the Uncertainty of Science”, Key Reporter, vol.46 (Sonbahar 1980), s.2 4. H. S. Lipson, “A Physicist Look at Evolution”, Physics Bulletin, 31 (1980), s. 138 5. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland,
(URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html) (http://www.pathlights.com/ce_encyclopedia/01-evol1.htm, Scientists Speak About Evolution -1)


Fosiller Evrim Teorisini Gerçekten Çürütüyor Mu?

Fosiller Evrim Teorisini Gerçekten Çürütüyor Mu?

Kretase Döneminden 100 Milyon Yıllık Timsah Fosili


Fosiller konusunda gerçekten evrimi çürütoyorlar mı diye bir araştırma yaptım.

Bu araştırmamı sizlerle de payaşmak istiyorum.

Öğrendim ki dünyada yer altından çıkartılmış yüz milyonlarca fosil varmış.

Bunlardan bazıları oldukça eski. 500 milyon yıllık hayvan fosilleri var. Etkileyici olan kısım. 500 milyon yıl önceki hayvan neyse, bu gün de aynısı yaşıyor. 500 milyon yıl boyunca evrim geçirmemiş ve değişmemiş.

Bunu görünce daha da merak ettim ve araştırdım. Şimdiye kadar onca evrim kitabı okudum. Hep araformlardan bahsediyorlar. Zaten Darwin’in Türlerin Kökeni kitabında da geçer. Meğerse araform yokmuş. Herhalde bu yüzden araform diye bahsettikleri canlıların fosilleri yok da sadece çizimleri var.

Bunun üzerine Darwin’in araformlar hakkındaki görüşlerini merak ettim ve neler demiş araştırdım. Türerin Kökeni kitabında daha önce dikkatimi çekmeyen kısımlarla karşılaştım. İşte sonuçlar:

Ama bu teoriye göre sayısız geçişsel biçimler olması gerektiğine göre, onlara yer kabuğuna gömülmüş olarak neden çok sayıda rastlamıyoruz? (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s. 186)

Peki ama geçit bölgelerde, yaşam koşullarının geçiştiği yerlerde, neden birbirine yakın geçişsel çeşitlere rastlamıyoruz? Bu güçlük, uzun süre kafamı karmakarışık etti. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 187)

Türler başka türlerden belli belirsiz aşamalardan geçerek türediyse, neden her yerde sayısız geçişsel biçimlere (ara- geçiş formları) rastlamıyoruz? Bugün gördüğümüz türler yerine doğada neden biçimlerin karmakarışıklığı ile karşılaşmıyoruz? (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 185)

Eskiden var olmuş ara çeşitlerin sayısının da gerçekten pek büyük olması gerekir. Öyleyse bütün yerbilimsel oluşumlar ve bütün tabakalar geçişsel biçimlerle (ara formlar) neden tıka basa dolu değildir? Yerbilim (jeoloji), organik yaratıkların böylesine kopuksuz bir zincirini asla gün ışığına çıkarmamıştır. Bu belki de doğal seleksiyon teorisine karşı çıkarılabilecek en açık ve en zorlu aykırılıktır. (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, s. 349)

Daha sonraki yazılarımda günümüz ünlü bilimadamlarının bu konuyla ilgili çarpıcı görüşlerini de paylaşacağım.

Siz de araştırın ve 150 yıldır bizden gizlenen bu bilgileri görün mutlaka. Benimle aynı sonuca ulaşacaksınız.

Ben kesin bilimsel verilere inanırım. Bilimsel veriler de araformlar olmadığını ve evrimin hiçbir zaman gerçekleşmediğini gösteriyor.

Halen buna inanan insanların olması beni çok şaşırtıyor.


Maddeye Asla Dokunamayız

Maddeye Asla Dokunamayız

Günümüzde hiçbir bilim adamı iki atomu birbirine değdirmeyi başaramamıştır.


Maddeye asla dokunamyız ve maddeler asla birbirlerine değemezler.

Bu kesin bir bilimsel gerçek. Peki bu nasıl oluyor?

Evrendeki herşey atomlardan oluşur.

Atom, proton ve nötronlardan oluşan çekirdek ve çekirdeğin etrafında yörüngelerinde dönen elektronlardan oluşur.

Çekirdek ile elektronların arası boşluktur. Daha doğrusu hiçliktir. Hava dahi değildir, çünkü hava da atomlardan oluşur. Bu boşluk atomun %99.95’idir. Yani maddelerin %99.95 aslında hiçlikten oluşur.

“Peki madem ki hiçlik, o zaman maddelere nasıl dokunabiliyoruz, maddeler birbirlerine nasıl dokunuyor?” diyebilirsiniz.

Şu şekilde açıklayayım;

Atomun dış kısmında yörüngelerinde dönen elektronlar eksi yüklüdürler. Saniyede 1000 km hızla dönerler. Bu sayfa sanki atomun dışı eksi yüklü bir kabuk gibi olur.

Fizik kanunlarına göre ayrı kutuplar birbirlerini çeker, aynı kutuplar ise iterler.

Tüm atomların dışı eksi yüklü olduğuna göre, tüm atomlar birbirlerini iterler. Hiçbir atom asla birbirine dokunamaz.

Yani sandalyede oturduğunuzu sanıyorsunuz fakat sadece sandelyenin üstünü kaplıyorsunuz. Asla sandalyenin atomlarına sizin atomlarınız değemez. Dokunma hissiyatı veya sertlik olarak nitelendirdiğiniz şey sizin elektronlarınızla dokunduğunuz şeylerin elektronlarının birbirlerini aralarında bulunan elektromanyetik alanla itmesinden başka birşey değildir.

Eğer böyle olmasaydı, şu an oturduğunuz sandalyeye oturamaz filmlerde olduğu gibi hayalet gibi içerisinden geçerdiniz.

Günümüzde hiçbir bilim adamı iki atomu birbirine değdirmeyi başaramamıştır.

Atomun parçacıklarına değebilmek için ancak atomu parçalamak gerekir.

Sonuç olarak hayatta maddi olarak değer verdiğiniz herşey aslında hiçbir zaman dokunamayacağınız şeylerden oluşuyor. Ne yaparsanız yapın, maddi olarak sahip olduğunuz, değer verdiğiniz hiçbir şeye asla, hiçbir zaman dokunamayacaksınız. Sadece dokunduğunuzu sanacaksınız ve bu gerçek bu maddesel evrende hiçbir zaman değişmeyecek.

Bu bir düşünce veya fikir değil yüzde yüz biiimsel bir gerçektir. Hem de bilimin en temel kanununlarından birisidir.