Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Hırsız baronlar Darwin’in takip ederek nasıl insanlıktan çıkıyor?

Hırsız baronlar Darwin’in takip ederek nasıl insanlıktan çıkıyor?

Materyalist toplumda insanlar ezilmeye mahkumdur.


Darwin evrim teorisini 19. Yüzyılın sonlarında ortaya attı. Ve bu fikir akımı son derece tehlikeli boyutlara varıp milyonlarca insanın hunharca katledilmesiyle sonuçlandı. Evrim teorisinin sosyal toplumlara uyarlanması çok büyük felaketle sonuçlandı. Hitler özel insan çiftlikleri kurup Alman ırkının üstün ırk olduğunu ispatlamaya çalıştı. Tabii bu sadece gördüğü bir hezeyandı…

20. yüzyılda savaşların ve tehlikeli ideolojilerin arka planında evrim teorisinin olması son derece ilginçtir. Darwinizm, birbirine zıt kutuplarda olan ideolojilerin dahi temel dayanak noktasını oluşturmaktadır. Nazizmin, faşizmin ve komünizmin doğuşunda ve yayılışında, ırkçı ve komünist katliamların sözde meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynayan Darwinizm, “vahşi kapitalizm”in de sözde bilimsel temelini oluşturmuştur. Özellikle Viktorya dönemi İngilteresi’nde ve “hırsız baronlar” olarak adlandırılan acımasız bazı kapitalistlerin Amerikası’nda Darwinizm, kapitalizmin merhametsiz yönüne verdiği destek nedeniyle büyük bir rağbet görmüş ve güçlendirilmiştir.

Vahşi kapitalizmin en önemli özelliği, daha zayıf işletmelerin ve daha zayıf insanların hiçbir sınırlandırma olmadan ezilebilecekleri, sömürülebilecekleri ve yok edilebilecekleri yanılgısıdır. Hiç şüphesiz bu, büyük bir zalimlik ve acımasızlıktır ve hiçbir şekilde kabul edilemez. Günümüzde bu yanılgı “büyük balık küçük balığı yutar” deyimiyle özetlenmektedir. Yani küçük işletmeler daima büyük işletmeler tarafından ortadan kaldırılır. Bu, Darwinizm’in iş dünyasına uyarlamasıdır.

Bunu eleştirirken, bazı kavramları netleştirmek de yerinde olacak. 20. yüzyılda, dünya üzerinde özellikle iki farklı ekonomik model denenmiştir: Özel mülkiyet ve serbest girişime dayalı liberal ekonomi ve devlet mülkiyetine ve planlı ekonomiye dayalı sosyalist ekonomi. Dünyanın her yerinde sosyalist ekonomiler başarısızlığa uğramış, toplumlara fakirlik ve sefalet getirmiştir. Liberal ekonomi ise, tartışılmaz bir biçimde başarı göstermiş, toplumlara ve bireylere daha fazla refah sağlamıştır.

Ancak liberal ekonomi toplumun geneline refah getirmek için tek başına yeterli değildir. Liberal ekonomi sayesinde çoğu kez toplumdaki genel ekonomik düzey yükselir, ama toplumun hepsi bu yükselişten payını alamaz. Toplumun bir kısmı fakir olarak kalır ve sosyal adaletsizlik tehlikesi baş gösterir. İşte bu tehlikenin önlenmesi ve sosyal adaletsizliğin ortadan kaldırılması için iki şey gereklidir:

1) Devletin “sosyal devlet” anlayışı gereğince fakirlere, düşkünlere, işsizlere sahip çıkması. Onlar yararına düzenlemelerde bulunması.

2) Toplumun genelinde, din ahlakının gereği olan “yardımlaşma ve dayanışma” duygularının egemen olması.

Bu iki maddeden özellikle ikincisi hayatidir, çünkü birinci maddeyi yani devletlerin anlayışını belirleyen de sonuçta toplumların eğilimleridir. Eğer bir toplum güçlü dini ve ahlaki değerler nedeniyle sosyal adalete önem verirse, o toplumda uygulanacak liberal ekonomi hem ekonomik kalkınma hem de sosyal adalet sağlar. Zenginler, elde ettikleri servetin bir kısmını fakirlere yardım etmek, zayıflara destek vermeye yönelik sosyal programlar düzenlemek için kullanırlar.  Allah’ın Kuran’da bildirdiği ekonomi modeli de bu şekildedir. İslamiyet’te özel mülkiyet vardır, ama mülk sahipleri fakirlere yardım etmekle, mallarının bir kısmını “zekat” ve “sadaka” şeklinde, ihtiyaç sahiplerine yardım için kullanmakla yükümlüdürler.

Eğer bir toplumun ahlaki değerleri dejenere olmuşsa, işte o zaman liberal ekonomi; fakirlerin ve düşkünlerin hiçbir yardım görmedikleri, aksine ezildikleri, herhangi bir sosyal yardım programının olmadığı, sosyal adaletsizliğin bir sorun değil “doğal bir durum” olarak görüldüğü “vahşi kapitalizm”e dönüşür.

Burada eleştirdiğim ekonomi modeli de, liberal ekonomi yani özel mülkiyet ve rekabete dayalı serbest ekonomik model- değil, vahşi kapitalizmdir.Vahşi kapitalizmin ilham kaynağı ise sosyal Darwinizm’dir.

Darwinist uygulamayı iş dünyasına ilk getirenler, Amerika’nın “hırsız baronlar” olarak anılan kesimiydi. “Hırsız baronlar”, Darwinizm’e inanıyorlardı ve Darwinizm’in “en güçlü olanlar hayatta kalırlar” iddiasının, kendi acımasız uygulamalarını sözde meşrulaştırdığını sanıyorlardı. Sonuç ise, iş dünyasında cinayetlere kadar varabilen acımasız bir rekabetin başlaması oldu. “Hırsız baronlar”ın tek hedefi daha çok para ve güç kazanmaktı. Toplumun refahıyla hiç ilgilenmiyorlar, hatta kendi işçilerine dahi hiç değer vermiyorlardı. Darwinizm’in ekonomiye girmesiyle, milyonlarca insanın hayatı mahvoldu. Son derece düşük ücretler, çok ağır çalışma koşulları, çok uzun çalışma saatleri ve hiçbir güvenlik önleminin olmaması, işçilerin hastalanmalarına, yaralanmalarına ve hatta ölmelerine neden oluyordu.

Şu anda Amerika’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde yaşanan ekonomik krizin ardından insanların sokaklara dökülmesi, sürekli işten çıkarılmaları da Sosyal Darwinizmin bir yansımasıdır. “Güçlü olan kazanır, zayıf olan elenir” mantığı toplumlara sadece acı ve mutsuzluk getirmiştir. Darwinist ideoloji ile eğitilen bu insanlar acımasızlığın doruğunda olup düşene bir tekme de kendileri vurmuşlardır. Fakat bir gün gelip kendilerinin de aynı duruma düşebileceğini hiç hesaba katmamışlardır…

Kaynak: evrimtoplumlarinasilcokertti.blogspot.com

Tüm yazılarım: erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Hz İsa zuhur ettiğinde onu nasıl tanıyacağız?

Hz İsa zuhur ettiğinde onu nasıl tanıyacağız?

Hz. İsa geldiğinde o nurlu elleriyle yüzlerimizi mesh edecek…


Peygamberimizin hadislerine göre ahir zamanda yaşadığımız bu dönemde Hz. Mehdizuhur edecek. Yine bu dönemde Hz. İsa tekrar yeryüzüne gelecek. Şu an kıyametten önceki dönem olduğu için Hz. İsa’nın yeryüzüne gelmiş olması gerekiyor. Fakat onun tanınmamak ve rahat faaliyet yapabilmek için gizleneceğini biliyoruz. O da tıpkı Hz. Mehdi gibi zamanı geldiğinde ortaya çıkacak. Allah Meryem Suresi’nde Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceğini şöyle bildiriyor:

Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı gün de. (Meryem Suresi, 15)

Şevkani de İsa’nın ineceğine dair hadislerin sayısının 29’a ulaştığını söyleyerek, bunları bir bir nakletmiş ve sonunda: “Bizim naklettiğimiz hadisler görüldüğü gibi tevatür haddine ulaştı. Bu beyanımızla şu sonuca varılıyor ki, beklenen Mehdi hakkındaki hadisler, Deccal hakkında hadisler ve İsa’nın inmesine dair hadisler mütevatirdir” demiştir. (Sünen-i İbn-i Mace 10/338)

Kıyametin büyük alametlerinden biri olmak üzere ahir zamanda Hz.İsa’nın gökten yere ineceğini bildiren hadisler tevatür derecesindedir. (Sahih-i Müslim, 2/58)

Allah Resulu (sav)’den mütevatir olarak rivayet edilen hadislere göre Allah’ın Resulu Hz.İsa’nın kıyamet gününden önce adaletli bir imam ve hakem olarak ineceğini haber vermiştir. (İbn-i Kesir, Hadislerle Kur’an Tefsiri, 13/7163)

Hz. İsa uyur vaziyetteyken bir yerde uyanacak. Onun da (tıpkı Hz. Mehdi’nin olduğu gibi) kendisine inanan ve yardımcı olan az sayıda talebesi olacak. Peki bizler Hz. İsa’yı nasıl tanıyacağız, “Ben Hz. İsa’yım” diyen kişinin gerçekten de kıyametten önce gönderilen gerçek Hz. İsa olduğunu nasıl anlayacağız?”

Hz. İsa olduğuna inanmamız için tabii ki çok güçlü delil gerekir. Bir kere Hz. İsa’nın bir icraatı olması lazım. Sadece “Hz. İsa ile karşılaştık” dersek, bu inandırıcı olmaz. Hz. İsa’nın da aklı başında güçlü bir çevresi olması lazım. Çok çok güçlü, onun şanına yakışır bir güçte çevresi olması lazım. Tip olarak hadislerde tarif edilen Hz. İsa’ya çok benzemesi lazım. Annesinin babasının olmaması lazım, ailesinin olmaması gerekiyor. Bu dünyada hiçbir şekilde, soy bağı olan kimsesinin olmaması lazım. Geçmişini hatırlamıyor olması lazım.

Ama hepsinden önemlisi, peygamberlerin yüzünde peygamber ifadesi olur, o normal insanda olmaz. Yani avamda olmaz. Peygamber asaleti ayrıdır. Avamda mümkün değil öyle bir ifade olmaz. Peygamberde mucize şeklinde hayret verecek bir asalet oluyor ama hayret verecek bir asalet. Avamda mutlaka bir basitlik olur az veya çok sıradanlık olur. Bir şeye tenezzül eder bir şey yapar, az da olsa olur. Peygamberde ise hiç olmaz. İşte oradan anlaşılıyor zaten peygamber olduğu. Bizler de vicdanen, zannı galiple  “Allahualem bu kişi Hz. İsa’dır” diyeceğiz.

Kaynak: http://hzisaas.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Şimdi hedef Suriye, kimbilir bu ülkenin arkasından hangi ülkenin parçalanması planlanıyor?


Irak’ta “ellerinde kimyasal silah var” diyerek darmadağın edilmedi mi? Koskoca ülkenin insanları perişan duruma düşürülmedi mi? Şimdi orada evsiz barksız yüzlerce insan, yetim kalmış çocuklar ve kaybolmuş bir tarih var. Irak halkının sadece evleri yok edilmedi, geçmişleri de yok edildi. Irak’ın bütün müzeleri yağmalandı, o değerli eserler yakılıp yıkıldı ve bir kısmı da yurt dışına çıkarıldı.

Afganistan’da da insan hakları yok”diyerek orayı işgal eden ve uyuşturucu trafiğini ele geçirerek kasalarını dolduran Amerika, Irak’ın petrol rezervlerinin üzerine de böylece kondu. Şimdi ise sıra Suriye’nin elindeki zenginlikleri kapmaya geldi. Bunun için de bir yalan uydurulmalıydı. Nasıl olsa dünya saftı. Aynı yalan evrilip çevrilip kamuoyuna sunulabilirdi. Zaten küresel güçlere kim sesini çıkarabilirdi?

Batı dünyası Suriye için plan yapa dursun, Irak’ın işgâli için yapılan oyunların kokusu bir bir ortaya çıkmaya başladı. Hatırlarsınız,Amerika’da yaşayan Iraklı RafidAhmed Elvan El Cenabi 1995’te ülkesinden kaçmadan önce Irak’ta biyolojik silahlar gördüğünü anlatarak dünya kamuoyunu Saddam’ın biyolojik silahlar kullandığına inandırmaya çalışmıştı. Cenabi, 2011’de İngiliz The Guardian gazetesine, bu iddialarının yalan olduğunu itiraf etti. Kanlı işgâlden sonra Bush da bir konuşmasında “Şu kitle imha silahlarının bir yerlerde olması gerekiyor. Belki buranın altındadır.” Diyerek (o sırada gülerek masanın altını gösteriyor) dünya ile, öldürülen, evsiz kalan, ailesiz kalan, tecavüze uğrayan ve işkence gören Iraklılarla dalga geçmişti.

Şimdi de Suriye, rejimin kimyasal silah kullandığı iddialarına karşı Birleşmiş Milletlerin inceleme yapmasına izin verdi. Fakat ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, BM ekibinin araştırma yapmasına izin verilmesinin artık güvenilirlilik açısından çok geç olduğunu söylüyor. Saddam, BM ekibinin kitle imha silahları iddiası için araştırma yapmasına izin verdiğinde de aynı tepkiyi vermişlerdi. Bunun Türkçesi “BM görevlilerinin yapacağı incelemenin sonucunun benim açımdan hiçbir önemi yok, önemli olan Suriye’ye girebilmek!” olarak anlaşılabilir. Zira 2003’te yaşanan da buydu! Yıl 2013 oldu ve hiçbir şey değişmedi…

Şimdi batı dünyası aynı “kimyasal silah şarkısını” söylüyor. Aynı senaryo Suriye’yi bitirmek için uygulanıyor ve bölge halkları, bölgedeki güçler izin verirse bir büyük katliam da Suriye’de gerçekleşecek. Amansız Neocon’ların başında gelen ve Irak savaşının mimarlarından olduğu iddia edilen Richard Perle’ün David Frum’la birlikte 2004’te yazdığı “An End to Evil” (Şeytana Son) adlı kitapta Suriye’ye dayatılması gereken şartlar şu şekilde sıralanıyor: Sınırları Iraklı militanlara kapatmak,  Suriye askerini Lübnan’dan çekmek, terör örgütlerine, özellikle Hizbullah’a verilen desteği kesmekİsrail’e karşı yürütülen kışkırtıcı kampanyadan vazgeçmek ve kapalı ekonomiye son vermek…

Ancak bu listede, geçici durumları kapsayan birinci ve ikinci maddeler dışındaki koşulların hiçbiri Suriye yönetimi tarafından gerçekleştirilmedi.

R. Perle ve D. Frum’ın tahminleri de bu yöndeydi:

“Biz Beşar Esad’ın bu talepleri karşılayacağından kuşku duymaktayız. Gerçi söz konusu koşullar altında onu bu talepleri yerine getirmeyi reddetmesinin sonuçlarının, bu talepleri yerine getirmeye razı olmasının sonuçlarından çok daha ölümcül olacağına ikna etmenin mümkün olabilmesi gerekmektedir.”

Küresel güçler uzun süredir yeni bir av arıyor, bunu hepimiz biliyoruz. Adeta bir aç kurt gibi sömürülecek ülke arıyorlar. Afganistan’ın ve Irak’ın kanını emdiler, Afrika ülkelerinin tüm madeni zenginliklerini ele geçirdiler. Fakat gözleri hiçbir zaman doymadı. Kanla ve parayla beslenen bu canavar hiçbir zaman durulmadı. Petrol yönünden zengin Suriye toprakları bir parça olsun onları rahatlatacaktı… Bu arada yeni bir savaş silah sanayinin kasalarını da alabildiğine dolduracaktı.

Can boğaza gelip dayanmışken, Suriye halkı sınır köşelerinde sürünürken yeni bir facia tam kapıda bekliyor. Tıpkı Irak halkı gibi Suriye halkı da hem Esed tarafından hem de batılı güçler tarafından çapraz ateşe alınacak gibi gözüküyor. Burada Türkiye’ye düşen çok büyük sorumluluklar var. Türkiye’nin yapması gereken bir an önce İsrail ile ilişkileri düzeltmektir. Onlara Ortadoğu’da güvenlikte olduklarının mesajı verilmelidir. Ayrıca Türkiye bir yandan da İran ile dostluk bağlarını çok kuvvetlendirmelidir. Bir yanına İsrail’i, diğer yanına İran’ı alan Türkiye Ortadoğu’da çıkacak ve çıkarılacak olan savaşları engelleyebilir. Türkiye Ortadoğu’da barışı sağlamak için konulara duygusal değil akılcı yaklaşmalı, çok akılcı bir politika ile yaşanacak olan katliamları engellemelidir.

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


PKK bu gücü nereden ve kimden alıyor?

image001577

 

Dünya siyasi olaylarla şekilleniyor ve Türkiye bölgede yavaş yavaş bölgede lider konumuna geliyor. Ama Türkiye’yi şekillendirirken gelecek otuz yılı düşünmek gerek. Şimdinin gençleri ileride idareci olacaklar. Şimdi idareci olanlar da yavaş yavaş iktidarı bırakacaklar. Öcalan’ın da yaşı ilerledi, 65 yaşına geldi. Barzani de en fazla on yıl daha yaşadı diyelim, bu insanlar bir süre sonra vefat edecekler. Sonra da bir lider boşluğu yaşanacak. Bu insanların yerine başkaları geçecek. Asıl Türkiye’nin buna göre hazırlık yapması gerek.

AKP’de de çok değerli yöneticiler var ama yaşları çok ileri. Otuz sene sonra onlardan da kimse kalmayacak. Onların yerine gelecek insanların şimdiki vizyonu devam ettirebilmeleri için çok güçlü bir inanç zemini oluşturulması gerekiyor.

Abdullah Öcalan’ın inanç zemini Marksist ideoloji üzerineydi, şimdi kısmen İslam’a yatkın bir üslup geliştirdiler. Ama bu kişilerin ömrü ne kadar vefa eder, bunları düşünmek lazım. 30 yıl sonrasının Türkiye’si ve 30 yıl sonra bölge düşünülerek hareket edilmesi lazım. Bu sistem inanç üzerine kurulu olmazsa, başarılı siyasi manevralar üzerine kurulu olursa bir süre sonra bu manevralar tam tersine dönebilir.  Bugün şenlikle uygulanan bir şey yarın çok büyük tepkiyle karşılanabilir. Bambaşka sonuçlar doğurabilir. Başta hep aynı hükümet olacak diye bir şey yok, herkes geçici. Türkiye bunu hesap etmeli, sistemi çok güçlü inanç sistemi üzerine kurmalı. Mehdiyetin de yıkılmaz olmasının nedeni çok güçlü bir inanç sistemi üzerine kurulu olmasıdır. Güçlü siyasi manevranın hiçbir kıymeti yoktur. Güçlü iman üzerine sistemler devam eder, politika üzerine kurulan sistemler çöker.

Ortadoğu’da gerçek barışın sağlanması da politik manevralarla, siyasi çalışmalarla olmaz. İman faaliyetleri ile, Kuran mucizelerinin anlatılması ile, Darwinizmin, materyalizmin geçersizliğinin anlatılması ile, iman hakikatlerinin insanlara benimsetilmesi ile olur. Sabırlı ve akılcı bir politika izlemek gerekir. Yakmak yıkmak kolaydır ve komünizmin eli o konuda güçlüdür. Mesela bir adama silah verdiğinizde eğer cahilse bu onu heyecanlandırır. Çünkü birçok insan çocukluğunda bile silaha meraklıdır. Şimdi bu cahil insan bir anda filmlerde gördüğü hayata kavuşmuş oluyor ve şeytani bir dürtü ile adam öldürebiliyor. Ona “rahatça adam öldürebilirsin, silah senin elinde” diyerek adamı dağa çıkarıyorlar. Adam da bunu macera olarak görüyor. “Yakıp yıkacaksın, döveceksin, söveceksin” diyorlar. Eğitilmeyen bazı insanlarda vahşete karşı, yakıp yıkmaya karşı müthiş bir eğilim olur. Çünkü yakıp yıkmak çok kolaydır, inkâr etmek çok kolaydır, dinsiz olmak kolaydır. Ama dindar olmak, güzel ahlaklı olmak, akıl ve irade gerektirir, güzel ahlak gerektirir, derinlik gerektirir, sabırlılık gerektirir. Bu yüzden komünist düşünce çok çabuk gelişir.

Komünistlere “zenginlerin malını alıp size vereceğiz” diyorlar, “namus kavramı da olmayacak.” Bir PKK’lıya istediğin kadınla beraber olacaksın diyorlar. Adam zaten ezik ve öfke dolu olduğu için bu duyduklarından müthiş heyecanlanıyor. Devlet olmayacak diyorlar, kanun olmayacak diyorlar. Onun ruhundaki vahşi duygulara hitap edilmiş oluyor. Böylece alabildiğine sorumsuz bir hayat yaşayacağını düşünüyor. Dolayısıyla komünizmin gelişme gücü, şeytanın ve nefsin desteği olduğu için, arzulara da uygun olduğu için, cehalet, ihtilaf ve zaruret ortamında akıl almaz gelişme gösteriyor. PKK hareketinin hem Irak’da, hem Türkiye’de, hem Suriye’de, hem İran’da bu kadar güçlü olmasının nedeni budur. Şeytanın ve nefsin desteğini aldığından böyle çığ gibi gelişiyor.

Dindar olan insan kültürlü olmak zorunda, temiz olmak zorunda, nezaketli olmak zorunda, ibadetlerine titiz olmak zorunda, helale ve harama dikkat etmesi gerek, Allah’tan korkacak. Dindarlıkta müthiş bir disiplin varken komünizmde hiç disiplin yok, bilakis vahşi duygulara açık bir ideoloji. Bu yüzden alınacak tedbirler siyasi olmaz, tedbirlerin inanç üzerine kurulu olması lazım.

http://komunistkudristantehlikesi.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Bir insana ışık olmak…

wallpaper-432615

Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah dilediğine hidayet verir…


Bazen birilerine Allah’a karşı içinizde hissettiğiniz derin sevgiyi anlatmaya çalışırsınız. O’na olan sevginizi ibadetlerle göstermekten ruhunuzun duyduğu mutluluğu tarif edersiniz. İnsanın yalnızca O’na yakın olarak gerçek huzuru bulabileceğini söylersiniz. Dünyanın ne kadar boş olduğunu, gerçek hayatın sonsuza kadar ahirette yaşayacağımız hayatımız olduğunu anlatırsınız. Karşınızdaki kişi işle, çoluk çocukla, hayatın tüm oyalayıcığına dalmış oyalanırken Kuran ayetleriyle onu uyandırmaya, şuurunu açmaya çalışırsınız. Karşınızdaki insan sizi anlar gibi gözükür. Tüm anlattıklarınızı can kulağıyla dinler, hatta anlattıklarınızı tasdik eder, “ne kadar doğru söylüyorsun” der. Onun etkilendiğini, gerçekten hayatını bomboş amaçlar uğruna geçirip tüketmeyeceğini zannedersiniz.

Sonra ertesi gün bir bakarsınız her şey aynı… Hiçbir değişiklik yok. Tekrar anlatırsınız, tekrar anlatırsınız. Onu Allah’a Kuran’a tekrar davet edersiniz. Ama bakarsınız ki yine bir değişiklik yok. İşte o zaman o kişininhidayet ehli olmadığını anlarsınız. Dünyada milyonlarca kalbi imana kapalı insandan biridir o. Tıpkı ayette bildirildiği gibi. Gözleri olan ama görmeyen, kulakları olan ama duymayan, kalbi olan ama hissetmeyen…

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

Böyle insanlara yıllarca anlatın, yine de hiçbir şey fark etmez. Çünkü Allah kalbi imana açmazsa insanın yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ne kadar güzel, ne kadar hikmetli anlatırsanız anlatın, hiçbir şey değişmez. Çünkü sizinle o insanın arasında adeta görünmez bir duvar vardır ve bu duvarı karşınızdaki kişi ne yaparsa yapsın aşamaz. Sizin sözleriniz onun kalbine ulaşmaz. Anlatan Allah rızası için sürekli tebliğ yapmaya devam eder ve bir gün karşısına gerçekten de anlayan biri çıkar, gerçekten hidayet ehli biri çıkar. Hep söylerim, böyle bir insan kömürlükte parlayan elmas gibidir. Ona Allah’ı, dini, Kuran’ı anlattığınızda hemen samimiyetle Allah’a yönelir, hayatını Allah yolunda tüketir, dünyayı bırakıp ahireti için çalışır. Kalbi Allah aşkıyla dolar. Dünyanın geçiciliğini tam anlamıyla fark eder. O ahir zamanda herkes eğlencesine dalmışken, şeytana uymuş oyalanırken iman eden çok değerli insanlardan biridir. Artık hayatı tamamen değişmiştir. Gözlerinin önündeki perde kalkmış, tüm gerçekleri en ince ayrıntısına kadar fark eder hale gelmiştir. Artık onun hayata bakışı tamamen değişmiştir, artık asla aynı insan değildir, adeta yeniden doğmuş gibidir…

Bir insan için en büyük mutluluk hidayete kavuşmaktır, başka bir insan için de en büyük mutluluklardan biri bir insanın hidayetine vesile olmaktır. Ama Allah Kuran’da iman eden insanların çok az olacağını bildirir. Dolayısıyla karşınızdaki kişi Allah’ın rahmetine kavuşmuş ender insanlardandır. Allah’ın dilemesiyle cennetiçin yaratılmış, cennetten dünyaya gelip sizinle tanışmıştır. Sizin ona açtığınız ışık artık ölene kadar onu yalnız bırakmayacak, Allah daima o insanın dostu ve yardımcısı olacaktır…

Allah dedi ki: “Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Maide Suresi, 119)


Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinden hangileri gerçekleşti!

Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinden hangileri gerçekleşti!

Hz.Mehdi’nin çıkış alametlerinin gerçekleştiği neden insanlardan gizleniyor?


Peygamberimiz Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerini hadislerde çok detaylı bildirmiştir. Günümüzde bazı kişiler Hz. Mehdi’nin çıkışını 570 yıl sonraya erteleme çabaları içindeler. Ama hadisleri incelediğimizde Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinin ard arda gerçekleştiğini görüyoruz. Peygamberimizin hadislerine ve Bediüzzaman’ın sözlerine göre de kıyametten önceki son dönemdeyiz. Verdiğim bu linkten Hz. Mehdi’nin çıkış alametlerinin nasıl gerçekleştiğini gördüğünüzde sizde çok şaşıracaksınız. Bu linkten seyredebilirsiniz:

http://video.mynet.com/erkanarkut/Hz-Mehdi-nin-cikis-alametlerinden-hangileri-gerce/1143635

Videoyu seyrettiğinizde peygamberimizin söylediği bu alametlerin hepsinin gerçekleştiğini sizde göreceksiniz:

1) HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNİN ARKA ARKAYA MEYDANA GELMESİ
2) FİTNELERİN ÇOĞALMASI
3) HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞINDAN ÖNCE YAYGIN KATLİAMLAR MEYDANA GELMESİ
4) DÜNYANIN HER YERİNİ KARIŞIKLIK VE KARGAŞANIN KAPLAMASI
5) KADINLAR VE ÇOCUKLARIN DAHİ KATLEDİLDİĞİ FİTNELERİN YAŞANMASI
6) HZ. MEHDİ YOLLARIN KESİLDİĞİ BİR DÖNEMDE ÇIKACAKTIR
7) MÜSLÜMANLARA BASKININ ARTMASI
8) MESCİD VE CAMİLERİN YIKILMASI
9) HARAMLARIN HELAL SAYILMASI
10) ALLAH’IN AÇIKÇA İNKÂR EDİLMESİ
11) İRAN-IRAK SAVAŞI
12) AFGANİSTAN’IN İŞGALİ
13) ÇÖLDE BATAN ORDU HZ. MEHDİ’NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDENDİR
14) FIRAT’IN SUYUNUN KESİLMESİ
15) RAMAZAN’DA AY VE GÜNEŞ TUTULMALARI
16) KUYRUKLU YILDIZIN DOĞMASI
17) KABE BASKINI VE KABE’DE KAN AKITILMASI
18) DOĞU TARAFINDAN BİR ATEŞİN GÖRÜLMESİ
19) SAHTE PEYGAMBERLERİN ÇOĞAL MASI
20) DİNİN ŞAHSİ ÇIKARLAR İÇİN KULLANILMASI
21) BÜYÜK VE HAYRET VERİCİ ŞEYLERİN MEYDANA GELMESİ
22) GÜNEŞTEN BİR ALAMETİN BELİRMESİ
23) BÜYÜK ŞEHİRLERİN YOK OLMASI
24) DEPREMLERİN ÇOĞALMASI

Mehdiyet gizlenmesi değil müjdelenmesi gereken bir konudur. Hz. Mehdi’nin gelişi bizzat Peygamberimiz tarafından müjdelenmiştir ve Peygamberimiz’in bu konuda mütevatir olarak kabul edilen çok sayıda hadisi de gerçekleşmiştir. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde Hz. Mehdİ İle müjdelenİn. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beyt’imden bir kişidir.” (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13) sözleriyle, bu konunun Müslümanlar için bir müjde olduğunu bildirmiştir.

Bir başka hadisinde ise Peygamberimiz Mehdi zuhur eder, herkes sadece O’ndan konuşur, O’nun sevgisini içer ve O’ndan başka bir şeyden bahsetmezler.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf.33) sözleriyle Hz. Mehdi’nin ortaya çıkacağı dönemde herkesin bu mübarek şahıstan bahsedeceğini haber vermiştir. Peygamberimiz’in bildirdiği bu hadisler günümüzde gerçekleşmeye başlamıştır ve herkes Hz. Mehdi’den bahsetmektedir. Bu yüzden Hz. Mehdi’nin geldiğini gizlemeye çalışanlar ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar bu gerçeği gizlemeyi başaramayacaklar Mehdiyet tüm dünyada çığ gibi yayılacaktır.

 


Bilim suyun hafızasını keşfetti!

su

 

Geçen gün okuduğum bilimsel bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bilim dünyasısuyun hafızası olduğunu keşfetmişler. Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk yaptığını keşfetti. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu farketti. Bilim adamı suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85’i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz ruhumuzla düşündüğümüz gibi etkileriz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı. Madde, molekül veya hücre dediğimiz aslında hepsi enerji parçacığıdır, bu yüzden etkileşim bu kadar güçlü, bu kadar hızlıdır.

Masaru Emoto: “İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR.” demektedir.

Albübümüzdeki fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.

Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş.

İnsanı, beyniyle, beden sistemiyle, aklı, fikri ve düşünceleriyle salt maddesel varlık olarak ele almak son derece yanlıştır, tüm diğer canlıları da. Çünkü insan, ruhunun yaydığı enerjisi ile var olan bir varlıktır. İlk yaratıldığı andan itibaren beyni ve tüm bedeni ruhunun yorumlamasıyla çalışır ve insanı insan yapar. Bir insan katrilyonlarca hücre ve molekülden oluşur, her biri an an yenilenir, moleküler yapısının temelinde enerji yüklü parçacıklarla karanlık olan boşluk vardır. Suyun yapısı da, insanın beyni de, kalbi de, diğer tüm varlıklar da aslında temelinde enerji parçacıklarıyla boşluktan oluşurlar. Tabi ki, enerji parçacıklarının kendi başlarına karar alması, şekil alması, son derece akıllı sistemler oluşturması imkânsızdır. Molekülleri muazzam sistemler halinde örgütleyen ve yöneten bir Yaratıcı vardır.
Not: Su kristallerine daha çok örnek görmek için aşağıdaki siteleri ziyaret edebilirsiniz.
http://www.masaru-emoto.net/ ve http://www.hado.net/index2.html

 


Afganistan’da zevk için öldürülen masum insanları Türkiye daha ne kadar seyredecek?

070420132333015498431_2

Askerler masum halka eziyet etmekten zevk alıyorlar.


Afganistan’da Amerikalı askerlerin masum insanlara nasıl zulmettiklerini biliyor musunuz? Sadece zevk için öldürdükleri parmaklarını ve kafatası kemiklerini hatıra olarak saklayan Amerikalı askerlerin hikâyesi tüm dünyanın kanını donduruyor. Tamamen materyalist zihniyetle yetiştirilen Amerikan askerleri öldürdükleri insanları insan olarak görmüyor, onlara adeta hayvan muamelesi yapıyorlar. Biraz detay verdiğimizde zalimliklerinin boyutu daha da net anlaşılacaktır.

Amerikan dergisi Rolling Stone’da Calvin Gibbs, Andrew Holmes, Michael Wagnon, Jeremy Morlock ve Adam Winfield adlı askerlerin, öldürdükleri sivillerle çektirdiği yüzlerce fotoğraf yayınlandı, dergi, Gibbs’in hatıra olarak kestiği parmakları etrafında et kalmış halde mendiller içinde sakladığını, yaşananları üstlerine anlatacağını söyleyenleri ölümle tehdit ettiğini yazdı.

15 yaşındaki çiftçi çocuğa acımadılar

‘Ölüm Timi’nin ilk kurbanı, hiçbir silah taşımadığı halde vurulan 15 yaşındaki Gül Mudin oldu. Çiftçilikle uğraşan Mudin, Gibbs ve ekibi ‘Taliban avı’ için köyünü bastığında, tarlada tek başına çalışmaktaydı. 15 Ocak 2010 sabahı La Muhammed Kalay köyüne gelen 3. Müfreze, geleneksel giysileri içinde, elektriksiz ve susuz çiftçilik yapmaya çalışan köylülerle karşılaştı. Diğer askerler köylülerle konuşurken, Gibbs ve arkadaşları gruptan ayrılarak öldürecek birini bulmak üzere tarlalara yöneldi.

‘Öldüğünden emin olun’

Gözlerine kestirdikleri Mudin, tarlada çalışıyordu. Askerleri görünce onlara doğru yürümeye başladı. İşte tam o sırada Morlock ona doğru bir el bombası fırlattı. Morlock ve Holmes daha sonra Afgan çocuğa M4 karabina tüfekler ve makineli tüfeklerle ateş etti. Yanlarına gelen bir çavuş ne olduğunu sorduğunda Morlock’un cevabı hazırdı: Afgan çocuk kendilerine el bombasıyla saldırmak üzereydi ve canlarını kurtarmak için onu vurmak zorunda kalmışlardı…

Bu hikâyeye kimse inanmadı, hatta olay yerindeki en üst rütbeli asker olan Patrick Mitchell sonradan soruşturmada, “Taliban’ın gündüz vakti yanımıza kadar gelip el bombası atması garip gelmişti” dedi. Ancak o sırada, askerlere Mudin’e yardım gönderilmesi yerine ‘öldüğünden emin olunması’ emrini verdi. Askerler etrafta kimsenin olmadığı bir sırada cesetle fotoğraf çektirerek kutlama yaptılar; Mudin’i saçından tutup çekiştirirken poz verdiler. İfade veren askerlerden biri ise Gibbs’in bu sırada havalara uçtuğunu, Afgan çocuğun serçe parmağını jiletle kesip fermuarlı bir çantaya koyduğunu anlattı.

CİNAYET 2, Sağır adamı taradılar

‘Ölüm timi’, ilk cinayetten sadece iki hafta sonra sağır ya da zihinsel özürlü olduğu tahmin edilen silahsız bir adamı öldürdü ve kafatasından bir parçayı da hatıra olarak sakladı. Cinayet şöyle gerçekleşti: Birlik anayolda ilerlerken, termal kamerada bir insan kafası tespit etti. Taliban’ın geceleri çalıştığını bilen askerler, araçlarını adama 90 metre kala durdurdu.
Üzerinde silah olduğundan şüphelenen askerler tişörtünü kaldırmasını istediler. Adam, çağrıları dikkate almadan ileri geri hareket etmeye başladı. Bunun üzerine başta Gibbs olmak üzere en az beş kişi adama ateş açtı. Adam yere yığıldıkan sonra silahsız olduğu anlaşıldı.
Askeri soruşturmada ise olaya tanık olan birçok asker adamın sağır ya da zihinsel özürlü olduğunu söyledi. Bu arada kafatasının büyük bir kısmı yoktu…

Kafatasını sakladılar

Michael Wagnon adlı asker, kafatasından bir parça aldı ve hatıra olarak sakladı… Bu ikinci cinayet de, Gibbs’in tankta sakladığı kutudan çıkarıp olay yerine bırakılmasını sağladığı bir kalaşnikof şarjörü ile haklı çıkarılmaya çalışıldı.

Şeker dağıtarak tuzak kuracaklardı

Rolling Stone dergisi, ‘ölüm timi’nin boş zamanlarında esrar içerken ve sohbet ederken yaptıkları üç korkunç senaryoyu da anlattı. Derginin bir kısmının ‘espiri’ olduğunu yazdığı planlardan biri, bir köyden geçerken tanktan dışarıya şeker fırlatmak ve kendilerine doğru gelecek çocuklara ateş etmekti. İkinci bir senaryoda, şekerleri tankın ön tarafına yerleştirecek ve araca tırmanan çocukları ezeceklerdi. Üçüncü planda ise bir saldırıya maruz kalmayı bekleyecek, sonra da ‘böyle bir durumda etraftaki herkesi vurup paçayı kurtarabilecekleri için’ bu saldırıyı sivilleri vurma bahanesi olarak kullanacaklardı.

Amerikan askerlerinin Afganistan’a yaptığı zulüm bitmek bilmiyor. Türkiye artık bu zulme seyirci kalmamalıdır. Türkiye Ortadoğu’da ve İslam ülkeleri arasında giderek ağırlığını ve liderliğini hissettirmeye başladı. Bu yönde daha da fazla çaba göstermeli artık Müslümanların çektiği bu zulme bir son vermelidir. Bu da ancak Türkiye liderliğinde büyük bir birliğin kurulması ile mümkündür. Kaybedilen her gün birçok masum insanın hunharca katledilmesiyle sonuçlanacaktır.


Letarjik uyku: Bir insan 20 yıl süren bir uykuya dalabilir mi?

 smert

Bir insan yıllarca uyuyup sonra uyanabiliyor.


Geçen gün okuduğum bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında bu yazı insanın ne kadar da aciz yaratıldığını gösteriyor.Hastalık insanı çepeçevre sararken insan büyük bir çabayla ondan kurtulmaya çalışıyor ama elinden hiçbir şey gelmeyebiliyor. Letarjiuykuda bunun en güzel örneklerinden biri. Şimdi biraz bu konuyla ilgili bilgi vermek istiyorum.

Normal insanın uyku süresinin 6 – 8 saat olduğu kabul görülmüştür. Ancak bazen normal uyku ile stresten (şoktan, acıdan) kaynaklanan uyku arasındaki çizgi çok ince olabilmekte. Bu durumda letarjik uykudan söz edilebilmektedir. Ki bu uyku türü günlerce, hatta yıllarca da sürebilir. Letarji, hareketsizlik, dış uyarıcılara tepkisizlik, yaşama dair dış belirtilerin bulunmaması gibi özellikleri bulunduran uykuya benzer derin uyuşukluk hali şeklinde tanımlanabilmektedir.

Letarjinin tedavisi belli değildir. Aynı zamanda uyanma zamanını da tahmin etmek imkânsızdır. Letarji durumu birkaç saatten onlarca seneye kadar sürebilmektedir. Tıp tarihinde büyük miktarda kan kaybı, doğalgaz sızıntısı zehirlenmesi, sinir krizi, bayılma sonucunda letarjik uykuya dalanlar bilinmektedir. Letarjik uykuda olanlar, görünürde hayata dair belirtilerinin olmamasına rağmen, etraflarında olup bitenleri duyup, hatırlayabiliyorlarmış. Ancak letarjik uykuyu koma ve bitkisel hayatla karıştırmamak lazım, somnolans denilen letarjik uyku komaya göre çok daha hafif olup, beyin üzerinde koma gibi etkiler bırakmaz.

Bu şekilde uykuya dalanların yaşlanma mekanizmaları çok yavaşlamış durumda olup, 20 sene boyunca hiç yaşlanmayan insanlar normal hayata döndüklerinde 2 – 3 sene içerisinde kendi biyolojik yaşlarına gelmekte, yaşlanmaktadırlar. Letarjik uykunun en büyük sakıncalarından biri, canlı olarak gömülme tehlikesidir.

XIV. yüzyılda yaşayan ünlü İtalyan şairi Francesco Petrarca 40 yaşında çok kötü hastalanmıştır. Bir gün hastalığından ötürü bayılmış, herkes onun öldüğünü düşünmüş, toprağa vermeye hazırlanmışlar. O zamanın kanunlarına göre, ölünün ölümünden bir gün geçmeden gömülmesi yasakmış. Mezarının yanında kendine gelen şair kendisini çok iyi hissettiğini belirtmiş ve olaydan sonra 30 sene daha yaşamıştır.

Guinness Rekorlar Kitabı’na kayıtlı en uzun süren letarjik uyku vakası, 1954 senesinde gerçekleşen Nadejda Artemovna Lebedina olayı olmuştur. Eşiyle yaptığı kavgadan sonra uykuya dalan Nadejda 20 sene sonra (1974’te) uyandığında dul olduğunu öğrenerek çok üzülmüştür. Ve uyandığında sağlık açısından hiçbir sorunu bulunmamıştır.

Modern tıp kayıtları böyle olmakla birlikte, çok çok daha eski zamanlardaki letarjik uykuya dalma olgusuna Kuran’ı Kerim de işaret etmekte ve bilgi vermektedir. Tüm dünyada da Ashab-ı Kehf olarak (Yedi Uyuyanlar) bilinmektedir.

Putperest olan Roma İmparatoru, putperestliği kabul etmeyenleri öldürtür ve bu amaçla sarayındaki görevli 6 gencin peşine düşer. Gençler de Allah’a inançlarını korumak için şehre yakın bir dağ yönüne gittiler. Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların inancına katıldı ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmir de onlara katılıp, arkalarından takip etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Mağarada dua ederek merhamet dilediler. Kral, kaçtıklarını haber alıp saklandıkları mağarayı öğrenince adamlarıyla mağaraya gider ve mağaranın ağzını onları öldürmek maksadıyla kapattırır. Ancak gençler ölmez, yüzyıllar boyunca mağarada uyumaya devam ederler. Sonunda ise Allah tarafından uyandırırlar. Kehf suresi uyudukları bu süreyi 309 sene olarak belirtir…

“Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık… Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı… Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir…” [Kehf Suresi, 11, 12, 18, 19.ayetler]

Letarji ile alakalı olarak 60’lı yılların sonunda İngiltere’de çok ufak bir kalp aktivitesini bile algılayabilecek bir cihaz icat edilmiş olup, ilk denemelerde bile ölülerin arasında canlı bir bayan bulunmuştur. Aynı ülkede bugüne dek morglarda özel ipli çanların bulunması zorunludur, öyle ki, ölü canlandığında yardım isteyebilsin. Slovakya’da ise mezarlara cep telefonu bile konmaktadır.

Bazı hayvanlar (ayılar, kirpiler, yılanlar) letarjik uyku dönemlerini sürekli olarak yaşamakta, soğuk kışı uyuyarak geçirdikten sonra capcanlı bir şekilde yaşamlarına devam etmekteler…

Letarjik uykuyla ilgili olarak bilimin bilmediği ve açıklayamadığı daha çok fazla şey var. Beden için zamanın nasıl durduğu, hücrelerin hangi emirle yaşlanmayı yavaşlattıklarını, o an beyin fonksiyonlarının nasıl olup da bozulmadığı, hafızanın nasıl korunduğu ve en önemlisi insanın neden böyle bir uykuya sokulup sürenin neye göre belirlendiğidir. Kuşkusuz bu olayın altında da büyük anlam ve hikmet var diye düşünüyorum. Aynı zamanda da “insanın böyle bir şey olamaz” diye net hüküm verdiği birçok şeyin Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini göstermesi de başka anlamlı bir yönü olmalı.


Bir Müslüman Hıristiyanlara, Yahudilere, Ermenilere nasıl davranmalı?

74177_samimi_museviler_de_tevhid_inancina_bagli_allahin_3

Müslümanlık sevgi ve şefkat üzerine kuruludur, baskı ve zorlama üzerine değil.


Günümüzde bazı yobazlar karşılarındaki insan eğer Hıristiyan’sa, Musevi ise,Ermeni ise bu kişiyi hemen dinsiz ve Allah’sız olmakla itham ediyorlar, onların kesinlikle cehennemlik olduğunu söylüyorlar. Bir yobaza göre birMüslüman bir Yahudi ile, bir Hıristiyanla asla dost olamaz, onlardan daima kötülük geleceğine inanır. Bakın yobazların konuşmalarına, hep Yahudileri, Hıristiyanları katletmekten, kan dökmekten, öç almaktan bahsederler. Konuşmalarında hiçbir zaman şefkat, merhamet, sevgiden en ufak bir eser bile göremezsiniz. Peki Kuran’a baktığımızda kitap ehline nasıl davranılması bildiriliyor biliyor musunuz:

De ki: “Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (Ali İmran Suresi, 64)

Kuran’a göre bir Müslüman kitap ehline sadece Kuran’ı güzellikle anlatmakla, şefkatle ve merhametle yaklaşmakla yükümlüdür, hiçbir şekilde baskı ve zulüm yapamaz. Peygamberimizin Ermeniler için yazdığı mektup kitap ehline nasıl davranacağımızı en güzel ve en hikmetli anlatan belgedir:

Erzurum Üniversitesi, İslamî İlimler Fakültesi Kütüphanesinin İslam Tarihi bölümünde bulunan Hz. Peygamberin Anadolu’daki Ermenilere verdiği ahidname: (kısaltılmış hali) 

İslam’a zorlanmazlar. Hiçbir piskopos görevinden alınmaz, Hıristiyan biri dininden vazgeçirilmez, rahip ruhbanlıktan, gezgin gezisinden alıkonmaz. Eski kiliselerinden hiçbiri yıkılmaz. Ne kiliseleri, ne de evleri cami veya Müslümanların evine döndürülmez. Müslümanlarla birlikte savaşa çıkmaya ve keşif gücü olarak düşmanla karşılaşmaya zorlanmazlar. Çünkü onların savaşma yükümlülüğü yoktur.

Onlara ancak en iyi şekilde davranılır, rahmet kanatları gerilir, her zaman ve her yerde eza ve kötülük görmeleri engellenir, bir zalim onlara zulmederse, Müslümanlar onlara yardımcı olmak zorundadır. Başlarına bir iş gelir veya hatta cinayet olursa, bu fiille düşmanları arasına sulh (barış) yoluyla girilir. Sulh, kuralların temelidir. Yardımsız bırakılmazlar, reddedilmezler ve ihmal edilmezler. Onlar, Müslümanlarla aynı hak ve yükümlülüklere sahiptir. Müslümanlardan hiç kimse onları gece ve gündüz kitaplarını okumaktan alıkoyamaz. Onlardan biri mazlum olarak, Müslümanlardan biri yanında saklanmaya ihtiyaç duyarsa, Müslümanlar bu konuda ona yardımcı olmalıdır, umduğunda onu düş kırıklığına uğratmamalıdır. Bu yazı, kıyamete ve dünyanın sonuna dek, uyulacak ve bağlanacak bir belge olmalıdır.