Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Hırsız baronlar Darwin’in takip ederek nasıl insanlıktan çıkıyor?

Hırsız baronlar Darwin’in takip ederek nasıl insanlıktan çıkıyor?

Materyalist toplumda insanlar ezilmeye mahkumdur.


Darwin evrim teorisini 19. Yüzyılın sonlarında ortaya attı. Ve bu fikir akımı son derece tehlikeli boyutlara varıp milyonlarca insanın hunharca katledilmesiyle sonuçlandı. Evrim teorisinin sosyal toplumlara uyarlanması çok büyük felaketle sonuçlandı. Hitler özel insan çiftlikleri kurup Alman ırkının üstün ırk olduğunu ispatlamaya çalıştı. Tabii bu sadece gördüğü bir hezeyandı…

20. yüzyılda savaşların ve tehlikeli ideolojilerin arka planında evrim teorisinin olması son derece ilginçtir. Darwinizm, birbirine zıt kutuplarda olan ideolojilerin dahi temel dayanak noktasını oluşturmaktadır. Nazizmin, faşizmin ve komünizmin doğuşunda ve yayılışında, ırkçı ve komünist katliamların sözde meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynayan Darwinizm, “vahşi kapitalizm”in de sözde bilimsel temelini oluşturmuştur. Özellikle Viktorya dönemi İngilteresi’nde ve “hırsız baronlar” olarak adlandırılan acımasız bazı kapitalistlerin Amerikası’nda Darwinizm, kapitalizmin merhametsiz yönüne verdiği destek nedeniyle büyük bir rağbet görmüş ve güçlendirilmiştir.

Vahşi kapitalizmin en önemli özelliği, daha zayıf işletmelerin ve daha zayıf insanların hiçbir sınırlandırma olmadan ezilebilecekleri, sömürülebilecekleri ve yok edilebilecekleri yanılgısıdır. Hiç şüphesiz bu, büyük bir zalimlik ve acımasızlıktır ve hiçbir şekilde kabul edilemez. Günümüzde bu yanılgı “büyük balık küçük balığı yutar” deyimiyle özetlenmektedir. Yani küçük işletmeler daima büyük işletmeler tarafından ortadan kaldırılır. Bu, Darwinizm’in iş dünyasına uyarlamasıdır.

Bunu eleştirirken, bazı kavramları netleştirmek de yerinde olacak. 20. yüzyılda, dünya üzerinde özellikle iki farklı ekonomik model denenmiştir: Özel mülkiyet ve serbest girişime dayalı liberal ekonomi ve devlet mülkiyetine ve planlı ekonomiye dayalı sosyalist ekonomi. Dünyanın her yerinde sosyalist ekonomiler başarısızlığa uğramış, toplumlara fakirlik ve sefalet getirmiştir. Liberal ekonomi ise, tartışılmaz bir biçimde başarı göstermiş, toplumlara ve bireylere daha fazla refah sağlamıştır.

Ancak liberal ekonomi toplumun geneline refah getirmek için tek başına yeterli değildir. Liberal ekonomi sayesinde çoğu kez toplumdaki genel ekonomik düzey yükselir, ama toplumun hepsi bu yükselişten payını alamaz. Toplumun bir kısmı fakir olarak kalır ve sosyal adaletsizlik tehlikesi baş gösterir. İşte bu tehlikenin önlenmesi ve sosyal adaletsizliğin ortadan kaldırılması için iki şey gereklidir:

1) Devletin “sosyal devlet” anlayışı gereğince fakirlere, düşkünlere, işsizlere sahip çıkması. Onlar yararına düzenlemelerde bulunması.

2) Toplumun genelinde, din ahlakının gereği olan “yardımlaşma ve dayanışma” duygularının egemen olması.

Bu iki maddeden özellikle ikincisi hayatidir, çünkü birinci maddeyi yani devletlerin anlayışını belirleyen de sonuçta toplumların eğilimleridir. Eğer bir toplum güçlü dini ve ahlaki değerler nedeniyle sosyal adalete önem verirse, o toplumda uygulanacak liberal ekonomi hem ekonomik kalkınma hem de sosyal adalet sağlar. Zenginler, elde ettikleri servetin bir kısmını fakirlere yardım etmek, zayıflara destek vermeye yönelik sosyal programlar düzenlemek için kullanırlar.  Allah’ın Kuran’da bildirdiği ekonomi modeli de bu şekildedir. İslamiyet’te özel mülkiyet vardır, ama mülk sahipleri fakirlere yardım etmekle, mallarının bir kısmını “zekat” ve “sadaka” şeklinde, ihtiyaç sahiplerine yardım için kullanmakla yükümlüdürler.

Eğer bir toplumun ahlaki değerleri dejenere olmuşsa, işte o zaman liberal ekonomi; fakirlerin ve düşkünlerin hiçbir yardım görmedikleri, aksine ezildikleri, herhangi bir sosyal yardım programının olmadığı, sosyal adaletsizliğin bir sorun değil “doğal bir durum” olarak görüldüğü “vahşi kapitalizm”e dönüşür.

Burada eleştirdiğim ekonomi modeli de, liberal ekonomi yani özel mülkiyet ve rekabete dayalı serbest ekonomik model- değil, vahşi kapitalizmdir.Vahşi kapitalizmin ilham kaynağı ise sosyal Darwinizm’dir.

Darwinist uygulamayı iş dünyasına ilk getirenler, Amerika’nın “hırsız baronlar” olarak anılan kesimiydi. “Hırsız baronlar”, Darwinizm’e inanıyorlardı ve Darwinizm’in “en güçlü olanlar hayatta kalırlar” iddiasının, kendi acımasız uygulamalarını sözde meşrulaştırdığını sanıyorlardı. Sonuç ise, iş dünyasında cinayetlere kadar varabilen acımasız bir rekabetin başlaması oldu. “Hırsız baronlar”ın tek hedefi daha çok para ve güç kazanmaktı. Toplumun refahıyla hiç ilgilenmiyorlar, hatta kendi işçilerine dahi hiç değer vermiyorlardı. Darwinizm’in ekonomiye girmesiyle, milyonlarca insanın hayatı mahvoldu. Son derece düşük ücretler, çok ağır çalışma koşulları, çok uzun çalışma saatleri ve hiçbir güvenlik önleminin olmaması, işçilerin hastalanmalarına, yaralanmalarına ve hatta ölmelerine neden oluyordu.

Şu anda Amerika’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde yaşanan ekonomik krizin ardından insanların sokaklara dökülmesi, sürekli işten çıkarılmaları da Sosyal Darwinizmin bir yansımasıdır. “Güçlü olan kazanır, zayıf olan elenir” mantığı toplumlara sadece acı ve mutsuzluk getirmiştir. Darwinist ideoloji ile eğitilen bu insanlar acımasızlığın doruğunda olup düşene bir tekme de kendileri vurmuşlardır. Fakat bir gün gelip kendilerinin de aynı duruma düşebileceğini hiç hesaba katmamışlardır…

Kaynak: evrimtoplumlarinasilcokertti.blogspot.com

Tüm yazılarım: erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Şimdi hedef Suriye, kimbilir bu ülkenin arkasından hangi ülkenin parçalanması planlanıyor?


Irak’ta “ellerinde kimyasal silah var” diyerek darmadağın edilmedi mi? Koskoca ülkenin insanları perişan duruma düşürülmedi mi? Şimdi orada evsiz barksız yüzlerce insan, yetim kalmış çocuklar ve kaybolmuş bir tarih var. Irak halkının sadece evleri yok edilmedi, geçmişleri de yok edildi. Irak’ın bütün müzeleri yağmalandı, o değerli eserler yakılıp yıkıldı ve bir kısmı da yurt dışına çıkarıldı.

Afganistan’da da insan hakları yok”diyerek orayı işgal eden ve uyuşturucu trafiğini ele geçirerek kasalarını dolduran Amerika, Irak’ın petrol rezervlerinin üzerine de böylece kondu. Şimdi ise sıra Suriye’nin elindeki zenginlikleri kapmaya geldi. Bunun için de bir yalan uydurulmalıydı. Nasıl olsa dünya saftı. Aynı yalan evrilip çevrilip kamuoyuna sunulabilirdi. Zaten küresel güçlere kim sesini çıkarabilirdi?

Batı dünyası Suriye için plan yapa dursun, Irak’ın işgâli için yapılan oyunların kokusu bir bir ortaya çıkmaya başladı. Hatırlarsınız,Amerika’da yaşayan Iraklı RafidAhmed Elvan El Cenabi 1995’te ülkesinden kaçmadan önce Irak’ta biyolojik silahlar gördüğünü anlatarak dünya kamuoyunu Saddam’ın biyolojik silahlar kullandığına inandırmaya çalışmıştı. Cenabi, 2011’de İngiliz The Guardian gazetesine, bu iddialarının yalan olduğunu itiraf etti. Kanlı işgâlden sonra Bush da bir konuşmasında “Şu kitle imha silahlarının bir yerlerde olması gerekiyor. Belki buranın altındadır.” Diyerek (o sırada gülerek masanın altını gösteriyor) dünya ile, öldürülen, evsiz kalan, ailesiz kalan, tecavüze uğrayan ve işkence gören Iraklılarla dalga geçmişti.

Şimdi de Suriye, rejimin kimyasal silah kullandığı iddialarına karşı Birleşmiş Milletlerin inceleme yapmasına izin verdi. Fakat ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, BM ekibinin araştırma yapmasına izin verilmesinin artık güvenilirlilik açısından çok geç olduğunu söylüyor. Saddam, BM ekibinin kitle imha silahları iddiası için araştırma yapmasına izin verdiğinde de aynı tepkiyi vermişlerdi. Bunun Türkçesi “BM görevlilerinin yapacağı incelemenin sonucunun benim açımdan hiçbir önemi yok, önemli olan Suriye’ye girebilmek!” olarak anlaşılabilir. Zira 2003’te yaşanan da buydu! Yıl 2013 oldu ve hiçbir şey değişmedi…

Şimdi batı dünyası aynı “kimyasal silah şarkısını” söylüyor. Aynı senaryo Suriye’yi bitirmek için uygulanıyor ve bölge halkları, bölgedeki güçler izin verirse bir büyük katliam da Suriye’de gerçekleşecek. Amansız Neocon’ların başında gelen ve Irak savaşının mimarlarından olduğu iddia edilen Richard Perle’ün David Frum’la birlikte 2004’te yazdığı “An End to Evil” (Şeytana Son) adlı kitapta Suriye’ye dayatılması gereken şartlar şu şekilde sıralanıyor: Sınırları Iraklı militanlara kapatmak,  Suriye askerini Lübnan’dan çekmek, terör örgütlerine, özellikle Hizbullah’a verilen desteği kesmekİsrail’e karşı yürütülen kışkırtıcı kampanyadan vazgeçmek ve kapalı ekonomiye son vermek…

Ancak bu listede, geçici durumları kapsayan birinci ve ikinci maddeler dışındaki koşulların hiçbiri Suriye yönetimi tarafından gerçekleştirilmedi.

R. Perle ve D. Frum’ın tahminleri de bu yöndeydi:

“Biz Beşar Esad’ın bu talepleri karşılayacağından kuşku duymaktayız. Gerçi söz konusu koşullar altında onu bu talepleri yerine getirmeyi reddetmesinin sonuçlarının, bu talepleri yerine getirmeye razı olmasının sonuçlarından çok daha ölümcül olacağına ikna etmenin mümkün olabilmesi gerekmektedir.”

Küresel güçler uzun süredir yeni bir av arıyor, bunu hepimiz biliyoruz. Adeta bir aç kurt gibi sömürülecek ülke arıyorlar. Afganistan’ın ve Irak’ın kanını emdiler, Afrika ülkelerinin tüm madeni zenginliklerini ele geçirdiler. Fakat gözleri hiçbir zaman doymadı. Kanla ve parayla beslenen bu canavar hiçbir zaman durulmadı. Petrol yönünden zengin Suriye toprakları bir parça olsun onları rahatlatacaktı… Bu arada yeni bir savaş silah sanayinin kasalarını da alabildiğine dolduracaktı.

Can boğaza gelip dayanmışken, Suriye halkı sınır köşelerinde sürünürken yeni bir facia tam kapıda bekliyor. Tıpkı Irak halkı gibi Suriye halkı da hem Esed tarafından hem de batılı güçler tarafından çapraz ateşe alınacak gibi gözüküyor. Burada Türkiye’ye düşen çok büyük sorumluluklar var. Türkiye’nin yapması gereken bir an önce İsrail ile ilişkileri düzeltmektir. Onlara Ortadoğu’da güvenlikte olduklarının mesajı verilmelidir. Ayrıca Türkiye bir yandan da İran ile dostluk bağlarını çok kuvvetlendirmelidir. Bir yanına İsrail’i, diğer yanına İran’ı alan Türkiye Ortadoğu’da çıkacak ve çıkarılacak olan savaşları engelleyebilir. Türkiye Ortadoğu’da barışı sağlamak için konulara duygusal değil akılcı yaklaşmalı, çok akılcı bir politika ile yaşanacak olan katliamları engellemelidir.

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


PKK bu gücü nereden ve kimden alıyor?

image001577

 

Dünya siyasi olaylarla şekilleniyor ve Türkiye bölgede yavaş yavaş bölgede lider konumuna geliyor. Ama Türkiye’yi şekillendirirken gelecek otuz yılı düşünmek gerek. Şimdinin gençleri ileride idareci olacaklar. Şimdi idareci olanlar da yavaş yavaş iktidarı bırakacaklar. Öcalan’ın da yaşı ilerledi, 65 yaşına geldi. Barzani de en fazla on yıl daha yaşadı diyelim, bu insanlar bir süre sonra vefat edecekler. Sonra da bir lider boşluğu yaşanacak. Bu insanların yerine başkaları geçecek. Asıl Türkiye’nin buna göre hazırlık yapması gerek.

AKP’de de çok değerli yöneticiler var ama yaşları çok ileri. Otuz sene sonra onlardan da kimse kalmayacak. Onların yerine gelecek insanların şimdiki vizyonu devam ettirebilmeleri için çok güçlü bir inanç zemini oluşturulması gerekiyor.

Abdullah Öcalan’ın inanç zemini Marksist ideoloji üzerineydi, şimdi kısmen İslam’a yatkın bir üslup geliştirdiler. Ama bu kişilerin ömrü ne kadar vefa eder, bunları düşünmek lazım. 30 yıl sonrasının Türkiye’si ve 30 yıl sonra bölge düşünülerek hareket edilmesi lazım. Bu sistem inanç üzerine kurulu olmazsa, başarılı siyasi manevralar üzerine kurulu olursa bir süre sonra bu manevralar tam tersine dönebilir.  Bugün şenlikle uygulanan bir şey yarın çok büyük tepkiyle karşılanabilir. Bambaşka sonuçlar doğurabilir. Başta hep aynı hükümet olacak diye bir şey yok, herkes geçici. Türkiye bunu hesap etmeli, sistemi çok güçlü inanç sistemi üzerine kurmalı. Mehdiyetin de yıkılmaz olmasının nedeni çok güçlü bir inanç sistemi üzerine kurulu olmasıdır. Güçlü siyasi manevranın hiçbir kıymeti yoktur. Güçlü iman üzerine sistemler devam eder, politika üzerine kurulan sistemler çöker.

Ortadoğu’da gerçek barışın sağlanması da politik manevralarla, siyasi çalışmalarla olmaz. İman faaliyetleri ile, Kuran mucizelerinin anlatılması ile, Darwinizmin, materyalizmin geçersizliğinin anlatılması ile, iman hakikatlerinin insanlara benimsetilmesi ile olur. Sabırlı ve akılcı bir politika izlemek gerekir. Yakmak yıkmak kolaydır ve komünizmin eli o konuda güçlüdür. Mesela bir adama silah verdiğinizde eğer cahilse bu onu heyecanlandırır. Çünkü birçok insan çocukluğunda bile silaha meraklıdır. Şimdi bu cahil insan bir anda filmlerde gördüğü hayata kavuşmuş oluyor ve şeytani bir dürtü ile adam öldürebiliyor. Ona “rahatça adam öldürebilirsin, silah senin elinde” diyerek adamı dağa çıkarıyorlar. Adam da bunu macera olarak görüyor. “Yakıp yıkacaksın, döveceksin, söveceksin” diyorlar. Eğitilmeyen bazı insanlarda vahşete karşı, yakıp yıkmaya karşı müthiş bir eğilim olur. Çünkü yakıp yıkmak çok kolaydır, inkâr etmek çok kolaydır, dinsiz olmak kolaydır. Ama dindar olmak, güzel ahlaklı olmak, akıl ve irade gerektirir, güzel ahlak gerektirir, derinlik gerektirir, sabırlılık gerektirir. Bu yüzden komünist düşünce çok çabuk gelişir.

Komünistlere “zenginlerin malını alıp size vereceğiz” diyorlar, “namus kavramı da olmayacak.” Bir PKK’lıya istediğin kadınla beraber olacaksın diyorlar. Adam zaten ezik ve öfke dolu olduğu için bu duyduklarından müthiş heyecanlanıyor. Devlet olmayacak diyorlar, kanun olmayacak diyorlar. Onun ruhundaki vahşi duygulara hitap edilmiş oluyor. Böylece alabildiğine sorumsuz bir hayat yaşayacağını düşünüyor. Dolayısıyla komünizmin gelişme gücü, şeytanın ve nefsin desteği olduğu için, arzulara da uygun olduğu için, cehalet, ihtilaf ve zaruret ortamında akıl almaz gelişme gösteriyor. PKK hareketinin hem Irak’da, hem Türkiye’de, hem Suriye’de, hem İran’da bu kadar güçlü olmasının nedeni budur. Şeytanın ve nefsin desteğini aldığından böyle çığ gibi gelişiyor.

Dindar olan insan kültürlü olmak zorunda, temiz olmak zorunda, nezaketli olmak zorunda, ibadetlerine titiz olmak zorunda, helale ve harama dikkat etmesi gerek, Allah’tan korkacak. Dindarlıkta müthiş bir disiplin varken komünizmde hiç disiplin yok, bilakis vahşi duygulara açık bir ideoloji. Bu yüzden alınacak tedbirler siyasi olmaz, tedbirlerin inanç üzerine kurulu olması lazım.

http://komunistkudristantehlikesi.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Bir insana ışık olmak…

wallpaper-432615

Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah dilediğine hidayet verir…


Bazen birilerine Allah’a karşı içinizde hissettiğiniz derin sevgiyi anlatmaya çalışırsınız. O’na olan sevginizi ibadetlerle göstermekten ruhunuzun duyduğu mutluluğu tarif edersiniz. İnsanın yalnızca O’na yakın olarak gerçek huzuru bulabileceğini söylersiniz. Dünyanın ne kadar boş olduğunu, gerçek hayatın sonsuza kadar ahirette yaşayacağımız hayatımız olduğunu anlatırsınız. Karşınızdaki kişi işle, çoluk çocukla, hayatın tüm oyalayıcığına dalmış oyalanırken Kuran ayetleriyle onu uyandırmaya, şuurunu açmaya çalışırsınız. Karşınızdaki insan sizi anlar gibi gözükür. Tüm anlattıklarınızı can kulağıyla dinler, hatta anlattıklarınızı tasdik eder, “ne kadar doğru söylüyorsun” der. Onun etkilendiğini, gerçekten hayatını bomboş amaçlar uğruna geçirip tüketmeyeceğini zannedersiniz.

Sonra ertesi gün bir bakarsınız her şey aynı… Hiçbir değişiklik yok. Tekrar anlatırsınız, tekrar anlatırsınız. Onu Allah’a Kuran’a tekrar davet edersiniz. Ama bakarsınız ki yine bir değişiklik yok. İşte o zaman o kişininhidayet ehli olmadığını anlarsınız. Dünyada milyonlarca kalbi imana kapalı insandan biridir o. Tıpkı ayette bildirildiği gibi. Gözleri olan ama görmeyen, kulakları olan ama duymayan, kalbi olan ama hissetmeyen…

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

Böyle insanlara yıllarca anlatın, yine de hiçbir şey fark etmez. Çünkü Allah kalbi imana açmazsa insanın yapabileceği hiçbir şey yoktur. Ne kadar güzel, ne kadar hikmetli anlatırsanız anlatın, hiçbir şey değişmez. Çünkü sizinle o insanın arasında adeta görünmez bir duvar vardır ve bu duvarı karşınızdaki kişi ne yaparsa yapsın aşamaz. Sizin sözleriniz onun kalbine ulaşmaz. Anlatan Allah rızası için sürekli tebliğ yapmaya devam eder ve bir gün karşısına gerçekten de anlayan biri çıkar, gerçekten hidayet ehli biri çıkar. Hep söylerim, böyle bir insan kömürlükte parlayan elmas gibidir. Ona Allah’ı, dini, Kuran’ı anlattığınızda hemen samimiyetle Allah’a yönelir, hayatını Allah yolunda tüketir, dünyayı bırakıp ahireti için çalışır. Kalbi Allah aşkıyla dolar. Dünyanın geçiciliğini tam anlamıyla fark eder. O ahir zamanda herkes eğlencesine dalmışken, şeytana uymuş oyalanırken iman eden çok değerli insanlardan biridir. Artık hayatı tamamen değişmiştir. Gözlerinin önündeki perde kalkmış, tüm gerçekleri en ince ayrıntısına kadar fark eder hale gelmiştir. Artık onun hayata bakışı tamamen değişmiştir, artık asla aynı insan değildir, adeta yeniden doğmuş gibidir…

Bir insan için en büyük mutluluk hidayete kavuşmaktır, başka bir insan için de en büyük mutluluklardan biri bir insanın hidayetine vesile olmaktır. Ama Allah Kuran’da iman eden insanların çok az olacağını bildirir. Dolayısıyla karşınızdaki kişi Allah’ın rahmetine kavuşmuş ender insanlardandır. Allah’ın dilemesiyle cennetiçin yaratılmış, cennetten dünyaya gelip sizinle tanışmıştır. Sizin ona açtığınız ışık artık ölene kadar onu yalnız bırakmayacak, Allah daima o insanın dostu ve yardımcısı olacaktır…

Allah dedi ki: “Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Maide Suresi, 119)


George Berkeley ve maddenin gerçek hali

berkeley_4 (1)

Kişiler objelerin sadece verdiği hisleri kavrayabilirler.


George Berkeley ünlü bir filozof.

Savunduğu düşüncesi şuydu: kişiler objelerin sadece verdiği hisleri ve objelere ait fikirleri kavrayabilirler. Soyut olanları kavrayamazlar. Örnek: Madde.

Ardından şu sözü ortaya atmıştır: “esse est percipi”. Yani var olmak algılanmış olmaktır.

1709’daki ilk çalışması “Görütünün Yeni Teorisi Üzerine Bir Yazı”da insanın görme yetisinin sınırlarından bahsetmiş ve objeleri görmek maddeyi görmek değil, ışık ve renk görmektir diye açıklamıştır.

Biraz Berkeley’in prensibi “esse est percipi” yani “var olmak algılanmış olmaktır”dan bahsedelim.

Bu görüşe göre etrafımızdaki herşey idealardır. Yani algı ve hislerdir. İdealar ruhta bulunur. Vücudumuz dahi idealardan ibarettir.

Berkeley kendisi “idea” kelimesini kullanmayı pek tercih etmemiştir. Onun yerine “kavram” demeyi daha uygun blmuştur.

Algıladığımız bu tüm kavramların bir yaratıcı tarafından bize kavratıldığını anlatmıştır.

Allah’ın varlığını bir eserinde şöyle açıklamıştır: Kavram ve algılar benim irademin dışında kalmaktadır. Günışığı altında gözlerimi açtığımda görüp görmemek benim seçeneğim değildir. Göreceğimi objeleri de ben belirleyemem. Duymak ve diğer hisler de buna dahil. Tüm bunları yaratan bir irade vardır.

Ayrıca şöyle bir açıklamada bulunmuştur: Bir ağacı algılamak aslında Allah’ın benim zihnimde yarattığıdır. Orada kimse olmadığında, kimse onu algılamadığında da ağaç aslında ordadır. Çünkü Allah sonsuz akıl sahibidir ve herşeyi gözetendir.

George Berkeley’in tüm bu görüşleri günümüzde modern fizik tarafından bilimsel olarak doğruluğu kanıtlanmıştır. Bunun da ötesinde George Berkeley’in bahsettikleri kendisinden 1100 sene önce Kuran’da belirtilmiştir.


Hz. Mehdi’ye inanan talebeleri nasıl insanlar olacak?

 

palace_3

Hz. Mehdi tüm insanlara sevgi ve merhametle yaklaşacak.


Hz. Mehdi ile ilgili internette araştırma yaptığınızda hayret edecek kadar çok detaya ulaşabiliyorsunuz, bende öğrendiklerimi sizlerle paylaşacağımı söylemiştim. Peygamberimizin hadislerine göre Hz. Mehdi ilk çıktığında yaklaşık 40 yıl boyunca tanınmayacak, Hz. Mehdi’ye sadece yanından hiç ayrılmayan samimi dindar talebeleri inanacaklar. Hz. Mehdi talebeleriyle birlikte gece gündüz demeden tebliğ yapıp materyalizmi yıkacak ve insanları hak dine döndürecek. Bakın Hz. Mehdi’nin talebelerinden hadislerde nasıl bahsediliyor:

“Doğu tarafından gelen ve deha sahibleri (çok akıllı, çok zeki ve anlayışlı, geniş fikirli) oldukları halde, kıyafetlerine insanların taaccüb ettikleri (hayranlıkla baktıkları) kimselerin zuhur ettiğini işittiğinizde, işte o zaman muhakkak kıyametin gölgesi üzerinize düşmüştür”.(Naim bin Hammad Kitab-ul Fiten-121)

Hz. Mehdi’yi Zer âleminde Allah’a ahit veren Mehdi talebeleri kabul edecek ve onun yanından hiçbir şekilde ayrılmayacaklar. Mehdi talebeleri içgüdüyle Mehdi’ye talebe olur ve ölene kadar onun yanından ayrılmazlar:

Ali bin Ebu Hamza der ki: İmam Ebu Abdullah Cafer-i Sadık aleyhisselam şöyle buyurdu: “Kâim aleyhisselam Hz. Mehdi kıyam ettiğinde halkın çoğu onu inkâr edecektir. Çünkü o reşit bir genç olarak zuhur edecektir. Onu Hz. Mehdi’yi, SADECE ZERR ALEMİNDE ALLAH’IN AHİT ALDIĞI MÜMİNLER KABULLENECEKTİR.” (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani sf. 247)

Şu anda da Hz. Mehdi’nin geldiğini birçok insan hisseder, ama Zer âleminde ahit verenler hemen gidip Hz. Mehdi’yi bulurlar ve onun yanından ayrılmazlar. Hz. Mehdi talebeleri ile ilgili diğer detaylar hadiste şöyle bildiriliyor:

“Onlar ileri görüşlüdürler, takvalı ve alçak gönüllüdürler. Dünya malına ilgi göstermezler, iman ve irfan sahibidirler, .. Geceleri abid, gündüzleri arslandırlar. Merhamet, şefkat, onur ve cehd (gayret) ehlidirler. Çelik yürekli ve güçlü bir imana sahiptirler. Yorulmak bilmez, güçlüdürler. O kadar dayanıklıdırlar ki dağlara gönderilseler delik deşik eder yerinden sökerler. Hakka inanan, Hz. Mehdi’ye itaat edip teslim olan, şehadet aşığı, Allah’a ulaşmak için can atan, tehlikelerin ve zorlukların eşiğinde yetişmiş fedakarlar, … cehd (gayret) ve şehadet aşığıdırlar. Sabır onların özelliğidir. Tevekkül onların yol azığıdır. Çelik yürekli, demir iradeli, gece namazlarını kılan, kanaatkâr, her biri kırk yiğit gücünde mert insanlardır. (Safi Golpeygani, Muntahabu’l-Eser, s.486)

Kaynaklar:

http://www.mehdiresul.net/

http://birgo.mynet.com/hz-mehdi-bu-yuzyilda-gelecek/index/page, 1

 


Bilim suyun hafızasını keşfetti!

su

 

Geçen gün okuduğum bilimsel bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bilim dünyasısuyun hafızası olduğunu keşfetmişler. Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk yaptığını keşfetti. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu farketti. Bilim adamı suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85’i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz ruhumuzla düşündüğümüz gibi etkileriz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı. Madde, molekül veya hücre dediğimiz aslında hepsi enerji parçacığıdır, bu yüzden etkileşim bu kadar güçlü, bu kadar hızlıdır.

Masaru Emoto: “İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR.” demektedir.

Albübümüzdeki fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.

Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş.

İnsanı, beyniyle, beden sistemiyle, aklı, fikri ve düşünceleriyle salt maddesel varlık olarak ele almak son derece yanlıştır, tüm diğer canlıları da. Çünkü insan, ruhunun yaydığı enerjisi ile var olan bir varlıktır. İlk yaratıldığı andan itibaren beyni ve tüm bedeni ruhunun yorumlamasıyla çalışır ve insanı insan yapar. Bir insan katrilyonlarca hücre ve molekülden oluşur, her biri an an yenilenir, moleküler yapısının temelinde enerji yüklü parçacıklarla karanlık olan boşluk vardır. Suyun yapısı da, insanın beyni de, kalbi de, diğer tüm varlıklar da aslında temelinde enerji parçacıklarıyla boşluktan oluşurlar. Tabi ki, enerji parçacıklarının kendi başlarına karar alması, şekil alması, son derece akıllı sistemler oluşturması imkânsızdır. Molekülleri muazzam sistemler halinde örgütleyen ve yöneten bir Yaratıcı vardır.
Not: Su kristallerine daha çok örnek görmek için aşağıdaki siteleri ziyaret edebilirsiniz.
http://www.masaru-emoto.net/ ve http://www.hado.net/index2.html