Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Afganistan’da zevk için öldürülen masum insanları Türkiye daha ne kadar seyredecek?

070420132333015498431_2

Askerler masum halka eziyet etmekten zevk alıyorlar.


Afganistan’da Amerikalı askerlerin masum insanlara nasıl zulmettiklerini biliyor musunuz? Sadece zevk için öldürdükleri parmaklarını ve kafatası kemiklerini hatıra olarak saklayan Amerikalı askerlerin hikâyesi tüm dünyanın kanını donduruyor. Tamamen materyalist zihniyetle yetiştirilen Amerikan askerleri öldürdükleri insanları insan olarak görmüyor, onlara adeta hayvan muamelesi yapıyorlar. Biraz detay verdiğimizde zalimliklerinin boyutu daha da net anlaşılacaktır.

Amerikan dergisi Rolling Stone’da Calvin Gibbs, Andrew Holmes, Michael Wagnon, Jeremy Morlock ve Adam Winfield adlı askerlerin, öldürdükleri sivillerle çektirdiği yüzlerce fotoğraf yayınlandı, dergi, Gibbs’in hatıra olarak kestiği parmakları etrafında et kalmış halde mendiller içinde sakladığını, yaşananları üstlerine anlatacağını söyleyenleri ölümle tehdit ettiğini yazdı.

15 yaşındaki çiftçi çocuğa acımadılar

‘Ölüm Timi’nin ilk kurbanı, hiçbir silah taşımadığı halde vurulan 15 yaşındaki Gül Mudin oldu. Çiftçilikle uğraşan Mudin, Gibbs ve ekibi ‘Taliban avı’ için köyünü bastığında, tarlada tek başına çalışmaktaydı. 15 Ocak 2010 sabahı La Muhammed Kalay köyüne gelen 3. Müfreze, geleneksel giysileri içinde, elektriksiz ve susuz çiftçilik yapmaya çalışan köylülerle karşılaştı. Diğer askerler köylülerle konuşurken, Gibbs ve arkadaşları gruptan ayrılarak öldürecek birini bulmak üzere tarlalara yöneldi.

‘Öldüğünden emin olun’

Gözlerine kestirdikleri Mudin, tarlada çalışıyordu. Askerleri görünce onlara doğru yürümeye başladı. İşte tam o sırada Morlock ona doğru bir el bombası fırlattı. Morlock ve Holmes daha sonra Afgan çocuğa M4 karabina tüfekler ve makineli tüfeklerle ateş etti. Yanlarına gelen bir çavuş ne olduğunu sorduğunda Morlock’un cevabı hazırdı: Afgan çocuk kendilerine el bombasıyla saldırmak üzereydi ve canlarını kurtarmak için onu vurmak zorunda kalmışlardı…

Bu hikâyeye kimse inanmadı, hatta olay yerindeki en üst rütbeli asker olan Patrick Mitchell sonradan soruşturmada, “Taliban’ın gündüz vakti yanımıza kadar gelip el bombası atması garip gelmişti” dedi. Ancak o sırada, askerlere Mudin’e yardım gönderilmesi yerine ‘öldüğünden emin olunması’ emrini verdi. Askerler etrafta kimsenin olmadığı bir sırada cesetle fotoğraf çektirerek kutlama yaptılar; Mudin’i saçından tutup çekiştirirken poz verdiler. İfade veren askerlerden biri ise Gibbs’in bu sırada havalara uçtuğunu, Afgan çocuğun serçe parmağını jiletle kesip fermuarlı bir çantaya koyduğunu anlattı.

CİNAYET 2, Sağır adamı taradılar

‘Ölüm timi’, ilk cinayetten sadece iki hafta sonra sağır ya da zihinsel özürlü olduğu tahmin edilen silahsız bir adamı öldürdü ve kafatasından bir parçayı da hatıra olarak sakladı. Cinayet şöyle gerçekleşti: Birlik anayolda ilerlerken, termal kamerada bir insan kafası tespit etti. Taliban’ın geceleri çalıştığını bilen askerler, araçlarını adama 90 metre kala durdurdu.
Üzerinde silah olduğundan şüphelenen askerler tişörtünü kaldırmasını istediler. Adam, çağrıları dikkate almadan ileri geri hareket etmeye başladı. Bunun üzerine başta Gibbs olmak üzere en az beş kişi adama ateş açtı. Adam yere yığıldıkan sonra silahsız olduğu anlaşıldı.
Askeri soruşturmada ise olaya tanık olan birçok asker adamın sağır ya da zihinsel özürlü olduğunu söyledi. Bu arada kafatasının büyük bir kısmı yoktu…

Kafatasını sakladılar

Michael Wagnon adlı asker, kafatasından bir parça aldı ve hatıra olarak sakladı… Bu ikinci cinayet de, Gibbs’in tankta sakladığı kutudan çıkarıp olay yerine bırakılmasını sağladığı bir kalaşnikof şarjörü ile haklı çıkarılmaya çalışıldı.

Şeker dağıtarak tuzak kuracaklardı

Rolling Stone dergisi, ‘ölüm timi’nin boş zamanlarında esrar içerken ve sohbet ederken yaptıkları üç korkunç senaryoyu da anlattı. Derginin bir kısmının ‘espiri’ olduğunu yazdığı planlardan biri, bir köyden geçerken tanktan dışarıya şeker fırlatmak ve kendilerine doğru gelecek çocuklara ateş etmekti. İkinci bir senaryoda, şekerleri tankın ön tarafına yerleştirecek ve araca tırmanan çocukları ezeceklerdi. Üçüncü planda ise bir saldırıya maruz kalmayı bekleyecek, sonra da ‘böyle bir durumda etraftaki herkesi vurup paçayı kurtarabilecekleri için’ bu saldırıyı sivilleri vurma bahanesi olarak kullanacaklardı.

Amerikan askerlerinin Afganistan’a yaptığı zulüm bitmek bilmiyor. Türkiye artık bu zulme seyirci kalmamalıdır. Türkiye Ortadoğu’da ve İslam ülkeleri arasında giderek ağırlığını ve liderliğini hissettirmeye başladı. Bu yönde daha da fazla çaba göstermeli artık Müslümanların çektiği bu zulme bir son vermelidir. Bu da ancak Türkiye liderliğinde büyük bir birliğin kurulması ile mümkündür. Kaybedilen her gün birçok masum insanın hunharca katledilmesiyle sonuçlanacaktır.

Reklamlar

Letarjik uyku: Bir insan 20 yıl süren bir uykuya dalabilir mi?

 smert

Bir insan yıllarca uyuyup sonra uyanabiliyor.


Geçen gün okuduğum bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında bu yazı insanın ne kadar da aciz yaratıldığını gösteriyor.Hastalık insanı çepeçevre sararken insan büyük bir çabayla ondan kurtulmaya çalışıyor ama elinden hiçbir şey gelmeyebiliyor. Letarjiuykuda bunun en güzel örneklerinden biri. Şimdi biraz bu konuyla ilgili bilgi vermek istiyorum.

Normal insanın uyku süresinin 6 – 8 saat olduğu kabul görülmüştür. Ancak bazen normal uyku ile stresten (şoktan, acıdan) kaynaklanan uyku arasındaki çizgi çok ince olabilmekte. Bu durumda letarjik uykudan söz edilebilmektedir. Ki bu uyku türü günlerce, hatta yıllarca da sürebilir. Letarji, hareketsizlik, dış uyarıcılara tepkisizlik, yaşama dair dış belirtilerin bulunmaması gibi özellikleri bulunduran uykuya benzer derin uyuşukluk hali şeklinde tanımlanabilmektedir.

Letarjinin tedavisi belli değildir. Aynı zamanda uyanma zamanını da tahmin etmek imkânsızdır. Letarji durumu birkaç saatten onlarca seneye kadar sürebilmektedir. Tıp tarihinde büyük miktarda kan kaybı, doğalgaz sızıntısı zehirlenmesi, sinir krizi, bayılma sonucunda letarjik uykuya dalanlar bilinmektedir. Letarjik uykuda olanlar, görünürde hayata dair belirtilerinin olmamasına rağmen, etraflarında olup bitenleri duyup, hatırlayabiliyorlarmış. Ancak letarjik uykuyu koma ve bitkisel hayatla karıştırmamak lazım, somnolans denilen letarjik uyku komaya göre çok daha hafif olup, beyin üzerinde koma gibi etkiler bırakmaz.

Bu şekilde uykuya dalanların yaşlanma mekanizmaları çok yavaşlamış durumda olup, 20 sene boyunca hiç yaşlanmayan insanlar normal hayata döndüklerinde 2 – 3 sene içerisinde kendi biyolojik yaşlarına gelmekte, yaşlanmaktadırlar. Letarjik uykunun en büyük sakıncalarından biri, canlı olarak gömülme tehlikesidir.

XIV. yüzyılda yaşayan ünlü İtalyan şairi Francesco Petrarca 40 yaşında çok kötü hastalanmıştır. Bir gün hastalığından ötürü bayılmış, herkes onun öldüğünü düşünmüş, toprağa vermeye hazırlanmışlar. O zamanın kanunlarına göre, ölünün ölümünden bir gün geçmeden gömülmesi yasakmış. Mezarının yanında kendine gelen şair kendisini çok iyi hissettiğini belirtmiş ve olaydan sonra 30 sene daha yaşamıştır.

Guinness Rekorlar Kitabı’na kayıtlı en uzun süren letarjik uyku vakası, 1954 senesinde gerçekleşen Nadejda Artemovna Lebedina olayı olmuştur. Eşiyle yaptığı kavgadan sonra uykuya dalan Nadejda 20 sene sonra (1974’te) uyandığında dul olduğunu öğrenerek çok üzülmüştür. Ve uyandığında sağlık açısından hiçbir sorunu bulunmamıştır.

Modern tıp kayıtları böyle olmakla birlikte, çok çok daha eski zamanlardaki letarjik uykuya dalma olgusuna Kuran’ı Kerim de işaret etmekte ve bilgi vermektedir. Tüm dünyada da Ashab-ı Kehf olarak (Yedi Uyuyanlar) bilinmektedir.

Putperest olan Roma İmparatoru, putperestliği kabul etmeyenleri öldürtür ve bu amaçla sarayındaki görevli 6 gencin peşine düşer. Gençler de Allah’a inançlarını korumak için şehre yakın bir dağ yönüne gittiler. Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların inancına katıldı ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmir de onlara katılıp, arkalarından takip etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Mağarada dua ederek merhamet dilediler. Kral, kaçtıklarını haber alıp saklandıkları mağarayı öğrenince adamlarıyla mağaraya gider ve mağaranın ağzını onları öldürmek maksadıyla kapattırır. Ancak gençler ölmez, yüzyıllar boyunca mağarada uyumaya devam ederler. Sonunda ise Allah tarafından uyandırırlar. Kehf suresi uyudukları bu süreyi 309 sene olarak belirtir…

“Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık… Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı… Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir…” [Kehf Suresi, 11, 12, 18, 19.ayetler]

Letarji ile alakalı olarak 60’lı yılların sonunda İngiltere’de çok ufak bir kalp aktivitesini bile algılayabilecek bir cihaz icat edilmiş olup, ilk denemelerde bile ölülerin arasında canlı bir bayan bulunmuştur. Aynı ülkede bugüne dek morglarda özel ipli çanların bulunması zorunludur, öyle ki, ölü canlandığında yardım isteyebilsin. Slovakya’da ise mezarlara cep telefonu bile konmaktadır.

Bazı hayvanlar (ayılar, kirpiler, yılanlar) letarjik uyku dönemlerini sürekli olarak yaşamakta, soğuk kışı uyuyarak geçirdikten sonra capcanlı bir şekilde yaşamlarına devam etmekteler…

Letarjik uykuyla ilgili olarak bilimin bilmediği ve açıklayamadığı daha çok fazla şey var. Beden için zamanın nasıl durduğu, hücrelerin hangi emirle yaşlanmayı yavaşlattıklarını, o an beyin fonksiyonlarının nasıl olup da bozulmadığı, hafızanın nasıl korunduğu ve en önemlisi insanın neden böyle bir uykuya sokulup sürenin neye göre belirlendiğidir. Kuşkusuz bu olayın altında da büyük anlam ve hikmet var diye düşünüyorum. Aynı zamanda da “insanın böyle bir şey olamaz” diye net hüküm verdiği birçok şeyin Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini göstermesi de başka anlamlı bir yönü olmalı.


Bir Müslüman Hıristiyanlara, Yahudilere, Ermenilere nasıl davranmalı?

74177_samimi_museviler_de_tevhid_inancina_bagli_allahin_3

Müslümanlık sevgi ve şefkat üzerine kuruludur, baskı ve zorlama üzerine değil.


Günümüzde bazı yobazlar karşılarındaki insan eğer Hıristiyan’sa, Musevi ise,Ermeni ise bu kişiyi hemen dinsiz ve Allah’sız olmakla itham ediyorlar, onların kesinlikle cehennemlik olduğunu söylüyorlar. Bir yobaza göre birMüslüman bir Yahudi ile, bir Hıristiyanla asla dost olamaz, onlardan daima kötülük geleceğine inanır. Bakın yobazların konuşmalarına, hep Yahudileri, Hıristiyanları katletmekten, kan dökmekten, öç almaktan bahsederler. Konuşmalarında hiçbir zaman şefkat, merhamet, sevgiden en ufak bir eser bile göremezsiniz. Peki Kuran’a baktığımızda kitap ehline nasıl davranılması bildiriliyor biliyor musunuz:

De ki: “Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.” (Ali İmran Suresi, 64)

Kuran’a göre bir Müslüman kitap ehline sadece Kuran’ı güzellikle anlatmakla, şefkatle ve merhametle yaklaşmakla yükümlüdür, hiçbir şekilde baskı ve zulüm yapamaz. Peygamberimizin Ermeniler için yazdığı mektup kitap ehline nasıl davranacağımızı en güzel ve en hikmetli anlatan belgedir:

Erzurum Üniversitesi, İslamî İlimler Fakültesi Kütüphanesinin İslam Tarihi bölümünde bulunan Hz. Peygamberin Anadolu’daki Ermenilere verdiği ahidname: (kısaltılmış hali) 

İslam’a zorlanmazlar. Hiçbir piskopos görevinden alınmaz, Hıristiyan biri dininden vazgeçirilmez, rahip ruhbanlıktan, gezgin gezisinden alıkonmaz. Eski kiliselerinden hiçbiri yıkılmaz. Ne kiliseleri, ne de evleri cami veya Müslümanların evine döndürülmez. Müslümanlarla birlikte savaşa çıkmaya ve keşif gücü olarak düşmanla karşılaşmaya zorlanmazlar. Çünkü onların savaşma yükümlülüğü yoktur.

Onlara ancak en iyi şekilde davranılır, rahmet kanatları gerilir, her zaman ve her yerde eza ve kötülük görmeleri engellenir, bir zalim onlara zulmederse, Müslümanlar onlara yardımcı olmak zorundadır. Başlarına bir iş gelir veya hatta cinayet olursa, bu fiille düşmanları arasına sulh (barış) yoluyla girilir. Sulh, kuralların temelidir. Yardımsız bırakılmazlar, reddedilmezler ve ihmal edilmezler. Onlar, Müslümanlarla aynı hak ve yükümlülüklere sahiptir. Müslümanlardan hiç kimse onları gece ve gündüz kitaplarını okumaktan alıkoyamaz. Onlardan biri mazlum olarak, Müslümanlardan biri yanında saklanmaya ihtiyaç duyarsa, Müslümanlar bu konuda ona yardımcı olmalıdır, umduğunda onu düş kırıklığına uğratmamalıdır. Bu yazı, kıyamete ve dünyanın sonuna dek, uyulacak ve bağlanacak bir belge olmalıdır.


Taç Mahal: Büyük bir hayalin meyvesi…

Amazing-Taj-mahal-Pictures1

Bir sanat şaheseri Taç Mahal


Bugün sizleri Taç Mahal’in gizemli dünyasına davet etmek istiyorum. Şahcihan’ın hayattaki en büyük arzusu Orta Asya ve Hindistan halklarını Sünni Müslümanlığıyla kaynaştırmak ve kudretli bir imparatorluk kurmaktı. Dedesi Akbar ve babası Cihangir’den öğrendiği gibi bu imparatorlukta tarihin gördüğü ve göreceği en muazzam binalar olmalıydı. Çünkü ona göre birermimari şaheser niteliğindeki binalar, gücün, egemenliğin ve sonsuzluğun simgesiydi.

Şahcihan en nihayetinde amacına ulaştı. Öylesine eşsiz bir yapı diktirdi ki aradan geçen üç yüz elli yıl boyunca bu bina nice şair, müzisyen, romancı, mimar ve ressama ilham kaynağı oldu. Tarihin en güzel yapılarından bir sayıldı. Bu birlik olmanın büyük gücünü simgeledi.

Güney Hindistan’da bir isyanın çıkmasıyla birlikte 1631 yılında Şahcihan ve ordusu ayaklanmayı bastırmak için harekete geçti. Yanında çok sevdiği ve birkaç ay boyunca ayrı kalmaya gönlünün elvermediği eşi Mümtaz Mahal de bulunuyordu. Mümtaz Mahal, sefere çıkılmadan önce, on dördüncü çocuğunu doğurmak üzereydi. Ancak ölüm onu doğumda yakaladı.

Mümtaz Mahal’in ölümünden bir yıl sonra (1632), eşinin son arzusunu yerine getirmek ve acısını bir nebze de olsa dindirmek adına Şahcihan, muhteşem bir anıtmezarın yapılmasına karar verdi. Öylesine bir anıtmezar olacaktı ki bu; yüzyıllar boyunca hatırlanacaktı.

Taç Mahal’in yapımı yaklaşık yirmi yıl sürdü (1632-1652). Bunun için Bağdat’tan, İstanbul’dan, Kahire’den ve Asya’nın dört bir yanından en iyi mimarlar getirildi. İstanbul’dan gelen mimarların arasında Mimar Sinan’ın iki öğrencisi İsa ve İsmail Efendi de bulunuyordu. Bu iki usta Taç Mahal’in en önemli kısımlarının yapılmasında görev aldılar. Baş mimar, Babür İmparatorluğu’nun o dönemki en büyük mimarı üstad Ahmed Lahori’ydi.

Yapımında kullanılan mermer mutlaka beyaz olmalıydı. Aslında o dönemin geleneksel mimarisinde sarı rengi kullanılıyordu. Ancak Şahcihan, karısına olan tutkusunu en iyi beyazın anlatabileceğini düşünüp beyaz mermer kullandırdı. Asya’nın en kaliteli mermerlerini ve taşlarını getirtti.

Tac Mahal’in yeri de Şahcihan’ın uzunca üzerinde düşündüğü bir konuydu. Acaba bu eşsiz yapı nerede inşa edilmeliydi? Elbette ki Agra şehrinin en güzel ve görünür yerinde olmalıydı. Bunun için Yamuna nehrinin güneyinde ve Şahcihan’ın sarayından kolayca görünebilecek bir yer seçildi. Şahcihan gün batımında Tac Mahal’in silüetinin Yamuna nehrine aksetmesini istiyordu. Şahcihan için Tac Mahal, Ganj nehri kadar anlamlı olduğundan onun, Ganj nehrinin en büyük kolu olan Yamuna’da dikilmesini istiyordu.

Tac Mahal’in yapımı o denli meşakkatliydi ki yirmi yılda yaklaşık yirmi bin işçi, onlarca mimar ve alim çalışıp ancak bitirebildi. Havuzların ve minarelerin yapımı ise son derece özenle planlandı. Her şeyin simetrik olmasına çok dikkat edildi.

Taç Mahal’in o günkü maliyeti tam 50 lakhs idi. Ki bu maliyet bugünkü parayla yaklaşık bir trilyon dolar etmektedir. Her ne kadar tüm dünyada Tac Mahal’in bir aşk uğruna yapılmış bir eser olarak nitelendirilse de, aslında birçok tarihçinin yorumuna da bakılırsa anlamı şu: Şahcihan’ın en büyük arzusu “Cihanşümul” yani bir Türk-İslam İmparatorluğu kurmaktı… Eşi vefat ederken bu gücü simgeleyecek ve sonsuzluğa kadar bu gücü ve birliği simgeleyecek bir yapıt yapmasını vasiyet etmişti. İşte Taç Mahal bu fikirle doğmuş oldu.

Yani Taç Mahal’in yapılmasının amacı, Allah’ın tahtını simgelemek ve Kuran’da tasvir edildiği şekliyle bir cennet bahçesi oluşturmaktır. Bu şu anlama gelir: Taç Mahal’e sahip olan hükümdar (devlet) sonsuza dek sürecek ve tüm dünyaya hakim olacak bir dünya birliğinin sahibidir. Ayrıca Şahcihan’ın dinlere büyük bir merakı vardı ve ülkenin dört bir yanından din adamlarını getirir, onlarla yaptığı uzun sohbetleriyle de bilinirdi.

Sanat tarihçileri Taç Mahal’in çok kültürlü mimarisine dikkat çekerler. Kubbesi, minaresi, avlusunda bulunan camisi, kubbesinin duvarlarına hattatlarca özenle yazılmış Yasin suresiyle ilk bakışta tam bir İslam eseri görünümünde olup aynı zamanda Hint ve Pers uygarlıklarından, Orta Asya Türk kültüründen izler taşımaktadır. Hatta yer yer Avrupai motiflerin duvarları süslediğine şahit olursunuz.

Taç Mahal gibi paha biçilemez bir mimari şaheserin korunması hem gelecek nesiller hem de insanlık tarihi için çok önemlidir. Çünkü Taç Mahal, büyük bir hayalin meyvesidir…

Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik. O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip dönen biriydi. Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken, öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu. O da demişti ki: “GERÇEKTEN BEN, MAL (veya at) SEVGİSİNİ RABBİMİ ZİKRETMEKTEN DOLAYI TERCİH ETTİM.”[Sad Suresi, 30-32.ayetler]


1979’dan 2011’e kadar tüm dünyada hangi hadisler gerçekleşti?

wallpaper-2463028

Afganistan savaşı: “Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu…”


1979’dan günümüze kadar bundan 1400 yıl önce peygamberimiz tarafından bildirilen hangi hadisler gerçekleşti biliyor musunuz? Hadislere göre tüm dünyada savaşlar, anarşi, fakirlik, cinsel dejenerasyon artacak; doğal afetler sıklaşacak; insanlar güzel ahlaktan uzaklaşacak; sahte peygamberler ortaya çıkacaktır. Tüm bu felaketlerin ardından insanlar Allah’a bir kurtarıcı göndermesi için yalvaracaklar. İşte bu dönemde Allah Hz.İsa’yı ve Hz. Mehdi’yi göndererek tüm dünyaya İslam’ı tekrar hâkim edecektir. Hadislere baktığımızda hayret verecek şekilde kısa bir zaman dilimi içinde hepsinin gerçekleştiğini görüyoruz.

Şimdi kısaca hangi hadislerin gerçekleştiğine bakalım:

Afganistan’ın Rusya tarafından işgali (1979)

“Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu. Şüphesiz Allah Teala’nın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır. Orada Allah’ı hakkıyla bilen insanlar vardır. Onlar ahir zaman Hz. Mehdi’sinin yardımcılarıdır.”(Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 59)

Dördüncü Sulh (Arap-İsrail Barışı) (1979)

“Sizinle insanlar (bir nüshada Rumlar deniyor) arasında dört sulh olacak, dördüncü sulh, Heraklius ehlinden bir adam vasıtası ile olur ve bu yedi sene devam eder…” (Kıyamet Alametleri, Osman Çataklı, 299/8)

Kabe’de Kan Akıtılması (1979)

“Onun çıkacağı yıl, insanlar hacca, başlarında bir emir bulunmadan gidecekler… Hep birlikte Beyt-i Şerif’i tavaf edecekler, sonra Mina’ya indiklerinde birbirine saldıracak, hacılar soyulacak, kanlar Akabe Cemresinin üzerine akacak.” (Kıyamet Alametleri, s. 168-169)

“İnsanlar başlarında bir imam bulunmaksızın hac ederler. Mina’ya indiklerinde büyük savaşlar olur. Öyle ki ayaklar kan gölü içinde kalır.” (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 35)

İranIrak Savaşı (1980)

Şevval ayında ayaklanma Zilkade’de harb konuşmaları, Zilhicce’de ise harb vaki olacak.” (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 166)

Depremlerin Çoğalması

“Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır… depremler çoğalacak…” (Ramuz-El Ehadis, 476/11)

Mısır Meliğinin Öldürülmesi (1981)

“Ondan önce Şam ve Mısır melikleri öldürülecektir…” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

Ramazan Ayında Güneş ve Ay Tutulmaları (1981-1982)

“Hz. Mehdi için 2 alamet vardır ki… Bunun birincisi, Ramazan’ın birinci gecesi Ay’ın; ikincisi de, Ramazan’ın ortasında Güneş’in tutulmasıdır.” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 47)

“… Güneş’in oruç ayının ortasında, Ay’ın ise sonunda tutulması…” (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 37)

Şam Meliğinin Öldürülmesi (1982)

“Ondan önce Şam ve Mısır melikleri öldürülecektir…” (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 49)

Kuyruklu Yıldızın Doğması ( Halley, 1986) 

“Hz. Mehdi’nin çıkışından evvel, (her tarafı) aydınlatan kuyruklu bir yıldız doğacaktır.” (Kıyamet Alametleri, s. 200)

Tozlu Dumanlı Bir Fitne (11 Eylül olayları, 2001)

“Tozlu dumanlı, karanlık bir fitne görülecek, bunu diğerleri takip edecek…” (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 26)

Bağdatın Alevlerle Yokedilmesi ( 2003)

“Ahir zamanda Bağdat alevlerle yok edilir…” (Risalet-ül Huruc-ül Hz. Mehdi, Cilt 3, sf. 177)
Irak Halkı Üç Fırkaya Bölünür (2003)

“Irak halkı üç fırkaya ayrılır. Bir kısmı çapulculara katılır. Bir kısmı ailelerini geride bırakıp kaçarlar. Bir kısmı savaşır ve öldürülürler. Siz bunları gördüğünüz vakit kıyamete hazırlanın.” (Fera İdu Fevaidi’l Fikr Fi’l İmam El-Mehdi El-Muntazar)

Irak ve Şam’a Ambargo (2003) 

Ebu Nadre (r.a.) dedi ki; Cabir (r.a.)’ın yanında idik, şöyle dedi: “Öyle bir zaman yaklaşıyor ki, Irak ahalisine bir kafiz (ölçek), bir dirhem (bir ağırlık ölçüsüdür) sevk olunmayacak”. Dedik ki: “Bu kimden dolayı olur.” Dedi ki: “Acemler (‘Arap olmayanlar) bunu men’ ederler.” Sonra dedi: “Şam ahalisine bir dinar, bir müdy (kile, bir ölçü birimidir) sevk olunmayacak”. “Bu kimden dolayı olur” dedik. “Rumlar’dan dolayı” dedi. (Et-Tac, Ali Nâsıf el-Hüseyni)

Irak Halkı Şam’a ve Kuzeye Kaçar (2003)

“Masum ve temiz Irak halkı Şam’a kaçar.” (Risalet-ül Huruc-ül Hz. Mehdi, s. 210)

Iraklıların Parası Kalmayacak (2003)

“Iraklıların elinde ölçecekleri bir tartı aleti ve alış-veriş yapabilecekleri bir para hemen hemen kalmayacak.” (Kenzul Ummal, Kitab-ul kıyame kısm-ul efal, c.5, s. 45)

Ordunun Kaybolması (Irak’da kaybolan ordu, 2003) 

“Hz. Mehdi’nin beş alameti bulunur. Bunlar Süfyani, Yemani, semadan bir sayha (çağrı, nara), Beyda’da bir ordunun batışı ve “Hz. Mehdi’nin beş alameti bulunur. Bunlar Süfyani, Yemani, semadan bir sayha (çağrı, nara), Beyda’da bir ordunun batışı ve günahsız insanların öldürülmesidir”. (Naim Bin Hammad)

“…Kendisine bir ordu gönderilecek. Bunlar yerin bir çölünde iken yere batırılacaklardır.” (Müslim’den; Geleceğin Tarihi 4, s.31)

“Bir ordu savaş için gelir, çöle girdiğinde baş ve sonundakileri batar, ortadakiler de kurtulmaz.” (Hanbel, Tirmizi, İbni Mace, Ebu Davud’dan; Geleceğin Tarihi 4, s.30)

Irak’ın Yeniden Yapılanması (2003)

“…Irak’a saldırmadıkça kıyamet kopmaz. Ve Irak’taki masum insanlar Şam’a doğru sığınma yerleri ararlar. Şam yeniden yapılanır, Irak da yeniden yapılanır.” (Kenzul Ummal, Kitab-ul kıyame kısm-ul efal, c.5, s. 254)

Şam Irak ve Arabistan’da Kargaşa Yaşanması (2003)

Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “…Öyle bela ve musibetler olacak ki, hiçbir kimse, sığınabileceği bir makam bulamayacaktır. Bu belalar Şam’ın etrafında dolanacak, Irak’ın üzerine çökecek. Arabistan yarımadasının elini ve ayağını bağlayacaktır… Onlar belayı bir tarafta defetmeye çalışırlarken, diğer taraftan o yine ortaya çıkacaktır.” (Kenzul Ummal, Kitab-ul kıyame kısm-ul efal, c.5, s. 38-39)

Doğuda Yer Batması Tsunami (Endonezya, 2004)

“On alamet görülmeden kıyamet kopmayacaktır; … Biri doğuda, biri batıda, bir diğeri de Arap Yarımadası’nda meydana gelecek yere batma hadisesi…” (Müslim, Fiten, 39)

Batıda Yer Batması Katrina (Amerika, 2005)

“On alamet görülmeden kıyamet kopmayacaktır; … Biri doğuda, biri batıda, bir diğeri de Arap Yarımadası’nda meydana “On “On alamet görülmeden kıyamet kopmayacaktır; … Biri doğuda, biri batıda, bir diğeri de Arap Yarımadası’nda meydana gelecek yere batma hadisesi…” (Müslim, Fiten, 39)

“İnsanlara ölüm gelip evler mezar olduğu zaman halin nice olur.” (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir zaman Alametleri, s. 392, no. 726)

Tüm dünyayı hayrete düşürecek gerçekler bunlar, gördüğünüz gibi hadisler arka arkaya tek tek gerçekleşiyor. Japonya’da gerçekleşen büyük deprem, Ortadoğu’da yaşanan karışıklıklık, çift boynuzlu Lulin kuyruklu yıldızının çıkışı hepsi hadislerde bildiriliyor. Her insanın bu gerçekleşen hadislerin dışında bir de gerçekleşmesi beklenenleri düşünmesi ve bunları heyecanla beklemesi gerektiğini düşünüyorum.


Peki tüm dünyadaki Müslümanları Hz. Mehdi’mi kurtaracak?

resimland-savas-resimleri

Tüm dünyadaki Müslümanlar kendilerini bu zulümden kurtaracak Hz. Mehdi’yi bekliyorlar.


Bundan yaklaşık on yıl önce çalıştığım bir şirkette son derece zeki ve şuuru açık bir Alman bana dönüp “Müslümanların tek problemi birlik olmamaları ve başlarında biri olmaması” diye söylemişti. Gerçekten de o zaman da düşünmüştüm. Hıristiyanların Papa’sı var, Musevilerin Sanhedrin meclisi var, ama Müslümanlara baktığınızda hepsi paramparça. Şii, Sunni, Caferi, Alevi diye bir sürü mezheplere ayrılmışlar, kimse kimseyi samimi görmüyor, herkes birbirine düşman olmuş. Birbirlerini kırıp geçiriyorlar. Herkes kendi cemaatine göre dinde uygulamalar koymuş, sıkı sıkıya onları uyguluyor. Müslümanlar değil birlik olmak, tam tersine o kadar düşman olmuşlar ki bütün bu milyonlarca insanı toplayıp bir araya getirecek bir kişi gerekiyor.

Hadislere baktığımızda ahir zamanda Müslümanların iyice birbirine düşecekleri, yeryüzünde fitnelerin, karışıklıkların çıkacağını görüyoruz. Tüm dünyayı karışıklıkların sardığı bu zamanda hadisler insanların yavaş yavaş Hz. Mehdi’nin çevresinde toplanacaklarını şöyle bildiriyor:

“Onun (Hz. Mehdi (a.s.)’ın) zamanı ulaştığında, ... İNSANLAR SON BAHARIN BULUT PARÇALARI GİBİ ONUN ETRAFINA TOPLANIR.” (Nech-ül Belağa İlginç Sözler 1)

“Peki Müslümanlar bu kadar paramparça olmuşken nasıl birleşecekler” sorusuna da hadiste şöyle cevap veriliyor:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “HER ZAMANDA ÜMMETİM İÇİN EHL-İ BEYT’İMDEN BİR ADİL VARDIR. ONLAR, SAPITANLARIN TAHRİFLERİNİ, BATIL EHLİNİN BATILINI, CAHİLLERİN YORUMUNU BU DİNDEN UZAKLAŞTIRIRLAR, duyun ki doğrusu sizin imamlarınız sizi Allah’a götüren elçilerdir, öyleyse iyi bakın ki sizin elçileriniz kimlerdir. (Savaik’ul Muhrika, İbn-i Hacer, s. 148, Muhammediyye mat. Ve s. 90)

 

Hadiste bildirildiği gibi, Hz. Mehdi’nin tüm bidatleri kaldıracağını, dini yobazların çarpık mantıklarından temizleyip tamamen aslına ve Kuran’a döndüreceğini görüyoruz. Tabii ki bu kadar yobazın içinde Hz. Mehdi’nin işi oldukça çetin olacak, çünkü yobazlar onu Kuran’a uymamakla suçlayacaklar. Ama o yılmayacak ve tüm Müslümanları birleştirip sevgiyle ve merhametle İslam’ı yayacak. Hz. Mehdi bu dönemde çok konuşuluyor, kimi bu yüzyılda gelecek diyor, kimi de bu gerçeği kabul etmek istemiyor. En doğru bilgiler sahih hadislerde olduğu için araştırıp öğrendiklerimi sizlerle paylaşacağım.


Pencerede ölümü bekleyen insanlar…

tumblr_mudyoeQk1a1qa5hedo1_500

Şimdiye kadar sizin hiç dikkatinizi çekmedi mi…


Küçüklüğümden beri arabanın arka koltuğunda oturup dışarıyı seyrederken gördüğüm yüzler dikkatimi çeker, acı dolu, yaşlılıktan feri gitmiş gözlerle pencerenin önünde oturan yaşlı insanların yüzleri… Köhne bir ev, perdeler eskimiş ve yıpranmış, balkonlarına fazla eşyalar yığılmış, birkaç çiçek bu kirli görüntüyü kırmak istercesine konulmuş. Fakirliğin ve yokluğun içinde bir de yalnızlığın ve yaşlılığın pençesine düşmüş, belleri bükülmüş insanlar. Evde yapayalnız pencerenin önüne oturup bekliyorlar. Neyi bekliyorlar biliyor musunuz, her gün bir adım daha kendilerine yaklaşan ölümü…

Ne iş adamları, ne büyük şirket yöneticileri, ne de emrinde yüzlerce işçi çalıştıran patronlar şimdi aynı durumda biliyor musunuz? Alzheimer olduğu için eşini ve çocuğunu dahi tanımayan, bomboş salonda iskemleleri dizip onlarla toplantı yapan iş adamları… Hayatın en güzel ve cafcaflı dönemi 10, 15 yıl değil mi diye düşünürüm hep. İnsanlar 30, 35 yaşında kariyerlerinin doruğunda, çocukları okulda, seyahatler, eğlenceler birbirini kovalıyor. Ama sonra ne oluyor, emeklilik ve emekli maaşıyla zorlu bir hayat başlıyor. Çocuklar çoktan evden ayrılıyor. Birbirine çoktan yabancılaşmış iki insan küçücük bir evin içinde kala kalıyor. Bütün bunlarla birlikte birde hiç beklenmedik hastalıklar bellerini iyice büküyor. Artık sürekli gidip gelinen yer hastane kapısı oluyor. Biriktirilen, köşeye konan paralar hep hastaneye harcanıyor. İşte ben “neden insanın hayatı böyle sürekli kötüye gidiyor?” diye hep düşünmüşümdür. Sonun böyle olacağını hep fark etmiş, hep çevremdeki hayatlardan da gözlemlemiştim. Değişen hiçbir şey olmuyor, ne kadar zengin ne kadar güzel olursanız olun, elde avuçta ne zenginlik kalıyor, ne de güzellik. İnsan büyük bir hızla yaşlanırken, hastalıklarından dolayı hiçbir şey yiyemez hale geliyor. Böyle bir durumdayken ne giydiğinin, nerde oturduğunun, bankadaki paralın inanın hiçbir önemi kalmıyor. Peki o zaman soruyor insan “neden her şey durmadan kötüye doğru gidiyor?”

Neden sürekli kötüye doğru gidiyor biliyor musunuz, hayatta tek amaç dünyayı yaşamak oluyor da ondan. İnsan sıkı sıkıya dünyaya bağlandığında dünya onu çok kötü bir şekilde terk ediyor, neye elini uzatsa, neyin hırsını yapsa o kendisini terk ediyor. Kariyere, mala, mülke önem veriyor, bunlar elinden gidiyor, gençliğine güveniyor, bir bakıyor hızla yaşlanıyor. Çocuklarına ömrünü adıyor, bir bakıyor ki huzurevine bırakılmış yapayalnız ölümü bekliyor. İnsan hayatını ancak Allah için yaşarsa, ömrünü Allah’a adarsa hayatı giderek artan güzelliklerle doluyor. Onun için her şeyden önce Allah’ı razı etmek geliyor. Malını, mülkünü Allah yolunda harcıyor, evladını Allah için sevip imanlı yetiştiriyor. Nefsini eğitip, hayatta karşılaştığı her şeyi sabırla ve güzellikle karşılıyor. Hepsinden önemlisi bu dünyanın geçiciliğini biliyor, gerçek ve sonsuz yaşamın ahiret olduğunu biliyor. Asıl hayatı bilince adeta hayalden ibaret bu hayatın hiç değeri kalmıyor. Böylece insan ne kadar dünyayı bırakıp Allah’a yönelirse o kadar Allah kalbine huzur, güvenlik ve mutluluk duygusu indiriyor. Hayatın daima iyiye gitmesinin sırrı kalbin ancak ve ancak Allah ile birlikte olmasında yatıyor…

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)