Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Cansız maddeden canlı oluşmaz

spz

Canlılık yalnızca canlılıktan gelir


Hayat yalnızca hayattan gelir. Cansız bir maddeden canlılık oluşmaz.

Evrimcilerin iddia ettiği gibi protein kendi kendine oluşamaz. Bu bilisel olarak kesin bir şekilde imkansızdır.

Bir proteinin oluşabilmesi için proteinlere ihtiyaç vardır. Cansız şuursuz moleküller asla birden bire bir araya gelip protein oluşturamazlar.

Proteinler canlı organizmaların temel parçalarıdır. Dev organik moleküllerdir. Kara canlıların bulunan protein türlerinin toplamı 10 milyonu geçmektedir ve hepsinin ayrı önemli görevleri vardır.

Proteinler sayısı 50 ila binlere ulaşan amino asitten oluşur. Doğada 200 amino asit vardır ama canlı oganizmalarda sadece 20’si kullanılır. Proteinin oluşumunda yer alan amino asitler yalnızca sol elli olabilirler. Sağ elli amino asit karışırsa, ortaya çalışan bir protein çıkmaz. Sayıları ve sıraları da belirli olmalıdır. Farklı sayıda ve sırada olurlarsa, yine ortaya çalışan bir protein çıkmaz. Son olarak da peptid bağ denilen bağla bağlanmaları gerekir. Başka bir bağ ile bağlanmaları protein üretimi açısından mümkün değildir.

Şimdi hayati nokta olan protein üretimine gelelim.

Protein üretimi ilk olarak hücrenin çekirdeğinin içinde başlar. İlk ilgili DNA’ya proteinler gelir, heliks şeklindeki DNA’yı düz hale getirirler. Düz hale getirilen DNA’nın düz kalabilmesi için iki uçtan yardımcı proteinlerin DNA’yı tutması gerekir. Daha sonra başka bir protein gelip DNA’nın ilgili yerini boydan ikiye böler. Bu işlem gerçekleşince mesajcı RNA gelir ve DNA’daki ilgili yerin fotokopisini çıkartır. Fotokopiyi çıkarttıktan sonra yolunu bulup doğruca hücre çekirdeğinin dışına çıkar. Tabii hücre çekirdeğinden her isteyen öyle girip çıkamaz. Yine başka bir protein olan hücre zarı kapıları RNA’yı tanır ve çıkış izni verir.

RNA şimdi çekirdenten çıkmış hücrenin içindedir. Yolu biliyormuşcasına doğruca ribozoma gider. Ribozom, protein sentezlemesinin yapıldığı 2 parçadan oluşan bir organeldir. DNA’nın fotokopisini çıkartmış olan mesajcı RNA ribozoma giriş yaparken taşıyıcı RNA haber alıp hemen o da ribozoa giriş yapar ve birlikte protein üretimine başlarlar. Size bu süreci çık kısa anlattığıma bakmayın. Bu çok detaylı kompleks bir süreç. Bir çok faktöründen söz etmedim bile.

Burada oluşan taze protein şu an an işe yarar durumda değildir. Bu rpoteinin doğru şekilde işlev görebilmesi için, doğru şekilde katlanması gerekir. Bu taze protein hemen katlanma merkezine doğru yola çıkar ve protien orada olması gerektiği şekilde katlanır ve çıkartılır. Artık proteinimiz hazırdır.

Burada özetin özeti olarak anlattığım süreç normalde çok hızlıdır. Bir hücre saniyede yüzlerce protein üretebilir.

Bu süreçte görev alan proteinlerden size yalnızca bir kaç tanesinden bahsettim. BU işlemdeki protein sayısı tabii ki bu kadar az değil.

Bilimsel olarak görüyoruz ki, başka bir protein olmadan protein yoktan, tesadüflerle, kendi kendine asla ve asla oluşamaz.

Evrimciler proteinler kendi kendine tesadüfen oluştu demektedirler fakat bu kesinlikle doğru değildir.

Bir proteinin oluşabilmesi için başka proteinler ve hücre ortamı şarttır.

Nitekim Richard Dawkins’in ünlü bir röportajı var. Soruyorlar: “Sizce ilk protien nasıl ortaya çıktı?” Richard Dawkins cevap veriyor: “Bilmiyoruz, uzaylılar getirmiş olabilir.”

Evrimci profesörler bile proteinin kendi kendine oluşmacağını, hayatın hayattan geldiğini, cansız maddeden asla canlılık çıkmayacağını çok net biliyorlar.

Konuyla ilgili filmi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=983lhh20rGY

Reklamlar

Yaşadıklarımız Bilimsel Olarak Ne Kadar Gerçek?

Yaşadıklarımız Bilimsel Olarak Ne Kadar Gerçek?

 

 

Bedenimizi sistemlerden, sistemler organlardan, organlar dokulardan, dokular moleküllerden, moleküller de atomlardan oluşturur.

Hatta madde olan herşey atomlardan oluşturur. Atomlar milimetrenin milyonda biri kadardır. Bir tuz tanesindeki atomları saymaya kalksak ve saniyede 1 milyar atom sayabilme yeteniğimiz olsa, bu hıza rağmen bir tuz tanesindeki tüm atomları saymak 500 yıldan fazla sürer.

Atom, çekirdek ve etrafında yörüngeler halinde dönen elektronlardan oluşur. Çekirdek de proton ve nötrondan oluşur.

Atomun çekirdeğinin hacmi atomun hacminin 10 milyarda biri kadardır. Yani bir atomun çapı 200 metre çapında olsa, çekirdeği ancak bir toz tanesi kadar olur. Fakat buna rağmen çekirdek atomun ağırlığının %99.95’ini oluşturur. Yani 200 metre çapında bir atom olsa ve bu atomun toz tanesi kadar çekirdeği olsa bu çekirdek 200 metre çapındaki atomun %99.95 ağırlığını ouşturacaktı. Madem bu kadar küçük bir kısım ağırlığının %99.95’ini oluşturuyor, atomun geri kalanı nedir?

Atomun geri kalanı enerji paketçileri olan elektronlar ve boşluktur. Evet atomun içi tamamen bomboştur. Atomun %99.9’unun içinde hiçlik vardır. Hava dahi yoktur. Çünkü hava da atomlardan oluşur. Yani o kısımda maddeye dair hiçbir şey yok.

Şöyle açıklayayım:

Eğer bir insanın vücudundaki herbir atomun içinden bütün boşlukları çıkartırsak, o insan bir tuz tanesi boyuna gelir. Fakat ağırlığı tabii ki aynı kalır. Örneğin bunu 70 kiloluk bir nsana uyguladık diyelim, o insan 70 kilo ağırlığında bir tuz tanesine döner.

Bu uygulamayı dünyadaki tüm insalara yapsak. Yani 7 milyar insana. 7 milyar insan bir elmanın içine rahatça sığabilir.

O zaman beden dediğimiz şey, bina dediğimiz şey, araba dediğimiz şey, para, maddesel olan herşey aslında hiçlik dolu bir balondan başka bir şey değildir.

Bir insanın orijinal boyutu tuz tanesi kadarken atomlarının içinin boşluklarla dolması sonucu şu an bildiğimiz insan boyutuna geliyor.

Bu güne kadar madde dediğimiz, var dediğimiz, gördüğümüz dokunduğumuz şeyler gerçekten var mı? Var dediğimiz şeyler boşluktan ibaret. Bunu bilimadamları kesin olarak söylüyorlar.

Gördüğümüz tüm görüntüler de atomlara çarpan fotonların yansıması sonucu oluşan dalgalardan başka hiçbir şey değildir. Bu dalgaları beynimiz yorumlar ve bize görüntü olarak gösterir. Dışarıda madde ve görüntü sandığımız gibi değildir. Sadece dalgalar, frekanslardan başka hiçbir şey yoktur. Bu bilimsel kanun sadece görüntü için değil, duyma, koku alma, tat alma ve dokunma hissi için de geçerlidir.

Bu bir inanç, felsefi düşünce değildir. %100 tamamen bilimsel bir gerçektir. Fiziksel bir kanundur.

Peki bu konu bu kadar kesinken, bilimsel bir kanun haline gelmişken neden insanlar bundan pek bahsetmiyorlar. Bu çok ciddi bir olay. Çok ciddi bir gerçeklik. Bilim bunun böyle olduğunu 1911 yılında keşfetti. Buna rağmen insanlar ortada böyle bir durum yokmuş gibi davranıyorsa burada önemli bir durum vardır.

Sizce insanlar maddenin aslında sandığımız gibi olmadığını, sadece boşluklar ve frekanslardan oluşan algılar olduğnu düşünmekten neden çekiniyor?

Bu soruyu neden çekindiğinize dair ilk kendinize sorun.

ErkanArkut/milliyet
blogblog.milliyet.com.tr
Bir firmada CEO olarak çalışmaktayım. Sizinle hobilerimi, düşüncelerimi, izlediğim filmleri, tattığım yemekleri ve okuduğum kitapları ve günlük konuları paylaşacağım.