Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

İstanbul’un fethinde Hz. Hızır Fatih Sultan Mehmet’e nasıl yardımcı oldu?

fetih

Fatih Sultan Mehmet Hz. Hızır’ın yardımıyla İstanbul’u fethetti.


“Tüm dünya olayların arkasında gözüken Hz. Hızır’ı konuşuyor” başlıklı yazımda Hz. Hızır’ın Japonya’daki depremde ve Mısır’daki olayların içinde gözüktüğünü yazmıştım ve ilgili videoların linklerini size bildirmiştim. Peki kim bu Hz. Hızır diye araştırdığınızda Hz. Hızır’ın Allah tarafından savaşlarda görevlendirildiğini görüyoruz. Savaşlar onun izniyle gerçekleşiyor. İstanbul’da Hz. Mehdi’nin çıkacağı kutsal şehir olarak biliniyor. Bu yüzden bu şehrin fethedilmesi de çok önemliydi. Hz. Mehdi hadislerde bildirildiği gibi bu çok güzel şehirden kutsal emanetlerle çıkacağı için Hz. Hızır Fatih Sultan Mehmet’e İstanbul’u fethetmesinde yardımcı olmuş ve İstanbul büyük bir zaferle fethedildikten sonra da surlara oturup seyretmiştir. İşte Hz. Hızır’ın Fatih Sultan Mehmet’e nasıl yardım ettiği şöyle anlatılıyor:

Sultan Fatih, İstanbul’un Fethi hakkında Akşemseddin Hz. İle sohbet ederken, “Bana öyle bir dua öğret ki, fetih için bana yardımı olsun” der. Akşemseddin Hz. De, “Zirin, ‘Destur Yâ Şeyh Ahmed’ demek olsun. Şeyh Ahmed’den himmet (yardım) taleb et” der.

Bu zikre devam eden Fatih sorar: “Şeyh Ahmed kimdir ki, tazarru ve niyaz eyledim?” Akşemseddin Hz. nin cevabı: “Şeyh Ahmed, bu zamanın tasarruf sahibi ve kutbudur.”Şeyh Ahmed, Özbekistan’da / Semerkand’da bulunan Ubeydullah Ahrar Hazretleridir.

Fatih, bu zikrini fetih esnasında devamlı surette tekrarladı ve fetih müyesser oldu. (Enîsî, Menâkıb-ı Akşemseddin. Süleym. Kütüb. Hacı Mahm. Kısım. No: 4666, v. 10a-10b)

İsmi geçen Ubeydullah Ahrar Hz. nin torunu Hâce Muhammed Kasım şunları anlatıyor:
“Ubeydullah Ahrar Hz. bir gün, öğleden sonra aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkand’dan sür’atle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da arkasından gittiler. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand’ın dışında bir yerde talabelerine, “Siz burada durunuz” dedi. Kendisi, Abbas Sahrası’na doğru hızlıca sürdü. Onu bir müddet daha takip eden Mevlâna Şeyh ismindeki meşhur talebesi diyor ki, “Sahraya vardığında, atını sağa-sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu.”

Hazret daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye/niçin gittiğini sordular. O da, “Türk Sultanı Muhammed Han (Fatih) kâfirlerle harb ediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardıma gittim. Allahü Teâlâ’nın izniyle gâlib geldi, zafer kazanıldı” buyurdu.

Ubeydullah Ahrar Hz. nin, bu hadiseyi nakleden torunu Muhammed Kasım, babası Hâce Abdülhâdî’nin de şunları anlattığını naklediyor:

“Bilâd-ı Rûm’a (Anadolu’ya) gittiğimde, Fatih Sultan Mehmed Han’ı oğlu Sultan Bâyezid Han, bana babam Ubeydullah Ahrar’ın şeklini tarif etti ve ‘O mübarek zatın beyaz bir atı var mıydı?’ diye sordu. Ben de, beyaz bir atının olduğunu ve bazen ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bâyezid bana şunları anlattı:

“Babam Fatih Sultan Mehmed Han bana şunları anlattı: İstanbul’u fethetmek üzere harb ettiğim sırada, harbin en şiddetli bir anında, Şeyh Ubeydullah Ahrar Semerkandî Hazretleri’nin imdadıma yetişmesini istedim. Bir zat, beyaz bir atın üstünde hemen yanıma geldi ve bana ‘Korkma’ buyurdu. Ben de ‘Nasıl korkmayayım, bir türlü kale düşmüyor’ dedim. Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. ‘İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık. Üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver’ buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da, bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı ve İstanbul’un Fethi müyesser oldu.”(Hoca Sadedin Efendi, Tâcü’t Tevârih, 1, s. 437; Nişancızâde Mehmed bin Ahmed Muhammed b. Ramazan, Mir’ât- Kâinat, İstanbul, 1290, 1-11, s. 58-59)

Sultan Fatih, kuşatma günleri uzayıp fetih gerçekleşmeyince, vezir Ahmed Paşa’yı Akşemseddin Hz. ne gönderip fethin kesin zamanını sormuş, O da, “Cemâziyel evvel ayının yirminci günü seher vakti” demişti. (Solakzâde, Tarih, s. 200; Enîsî, 4666, v. 9b)

Aynen dediği gibi olunca, Akşemseddin Hz. ne fethin zamanını nasıl bildiğini sordular. Cevap verdi:“Kardeşim Hızır (aleyhisselâm) ile ilm-i ledünnîde Kostantiniyye’nin fethini vaktiyle (daha önce) keşfetmiştik. Fetih gerçekleştiği gün Hızır’ı gördüm. Birçok veliler ile askerin önünde kaleye girdiler. Kale fetholunduktan sonra Hızır kardeşimi gördüm ki kale duvarı üzerine çıkmış oturmuştu…

Bakalım Hz. Hızır’ı başka hangi tarihi olaylarda göreceğiz. Mısır’daki ve Japonya’daki olaylarda nasıl gözüktüğünü tekrar görmeniz için linkleri bildiriyorum. Hızır yeşil anlamına geliyor ve Hz. Hızır atına binmiş şekilde gözüküyor.

Mısır’da insanların ortasından süzülen yeşil atlı 1:21. saniyede gözüküyor, bu linkten seyredebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=gWQKOj9Sxkg&feature=related

Aynı görüntü şimdi de Japonya’daki depremde ortaya çıktı! Videoda 00:26.’ıncı saniyede kilisenin sol tarafında Hz. Hızır tekrar görülüyor. Bu videoyu da bu linkten seyredebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=S8I9rD_idZ4

 

Reklamlar

Atatürk’ün dinsiz olduğunu savunanlara kapak olsun!

Ataturk-6

Atatürk Türk milletinin anlaması için Kuran’ı Türkçe’ye tercüme ettirmiştir.


Yıllarca Atatürk’ü bize dinsiz olarak tanıttılar, sanki dinimize karşı olan biri gibi gösterdiler. Oysa Atatürk dinimize düşman değil, yobazlığa ve gericiliğe düşmandı. Cebinde sürekli Kurantaşır, sürekli hafızlarını çağırttırıp Kuran okuturdu. Atatürk, Peygamber efendimizin üstün ahlakını da kendisine örnek almış ve onun çok güçlü bir imana sahip son Peygamber olduğunu da her fırsatta dile getirmiştir:

‘O’nun hak peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar. Hz. Muhammed (sav)’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir’de kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; O’nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır.

Atatürk peygamberimize çok hürmet ederdi. Peygamberimizin çok sağlıklı bir muhakemeye vakıf olduğuna kaniydi. Bir gece Hz. Peygamberin askeri dehasından bahsediyordu…
Onun dine, fikre karşı saygılı bir kişiliği vardı. Kuran’a çok hürmeti vardı. Yanında üç hafız vardı; Hafız Yaşar, Hafız Hüseyin ve Hafız Mehmet. Ben o hafızları onun yanında, Çankaya’da tanıdım. Saygıyla dinlerdi. Onun karşı olduğu, yobazlardı.” Vasfi Rıza Zobu’nun Atatürk’le ilgili bu sözleri de, materyalistlerin din karşıtı olarak göstermek istedikleri Atamızın, aslında sadece dine zarar veren yobazlara karşı olduğunun açık bir delilidir.

Aynı materyalist iddialara Sabiha Gökçen (Manevi Kızı)’in verdiği cevap ise şöyledir:
Bir sabah, Ata’nın elini öpmek üzere yanına girdim. İşleri ile meşguldu. Bir süre ayakta bekledim, birden derin bir iç geçirdi ve ‘Allah’ dedi. (O bunu sık sık tekrarlardı.) Atatürk hakkında evvelce çok şeyler duymuştum, bu tesirle olacak, bir hayli şaşırdım. O’nun ağzından Allah kelimesini duymak beni şaşırtmış ve heyecanlandırmıştı. Ata’nın yüzüne şaşkın bir şekilde bakmış olacağım ki; ‘Sen dindar mısın?’ diye sordu. Ben de ailemden aldığım din terbiyesiyle ‘Evet, dindarım’ dedim ve bu cevabımı nasıl karşılayacağını anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktım. Cevabım hoşuna gitmişti. ‘Çok iyi… Allah büyük bir kuvvettir. O’na daima inanmak lazımdır.’ dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi. Ben de o zaman anladım ki, Atatürk hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata bütün söylenenlerin hilafına dindar bir insandır.

Atatürk’ün şu sözleri de Kuran’a ve dinimize ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor:

“Bizim dinimiz en tabi ve makul dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dine tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.” (Atatürk’ün S.D. II, 1923, s. 127)

“Ey millet! Allah birdir, sani, büyüktür. Allah’iın selameti, atifeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki Kur’ani azimüssandaki husustur. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir, temel dindir. Çünkü dinimiz akla mantığa hakikate tamamen uyuyor. Eğer akli mantığa, hakikate uymamış olsaydı bununla diğer ilahi ve tabi kanunlar arasında aykırılıklar olmalı gerekirdi. Çünkü bütün kanunları yapan Cenab-ı Haktır.” (Atatürk’ün 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir’de Zağanos Paşa Camii’nde vermiş olduğu hutbeden bir bölümdür.)

Kaynaklar:

1. Hakikati Tasvir, “Ş.Günaltay’ın Anıları” (A. Gürtaş, s. 26)

2. 54 S. Arif Terzioğlu, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s. 88, 89