Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Hırsız baronlar Darwin’in takip ederek nasıl insanlıktan çıkıyor?

Hırsız baronlar Darwin’in takip ederek nasıl insanlıktan çıkıyor?

Materyalist toplumda insanlar ezilmeye mahkumdur.


Darwin evrim teorisini 19. Yüzyılın sonlarında ortaya attı. Ve bu fikir akımı son derece tehlikeli boyutlara varıp milyonlarca insanın hunharca katledilmesiyle sonuçlandı. Evrim teorisinin sosyal toplumlara uyarlanması çok büyük felaketle sonuçlandı. Hitler özel insan çiftlikleri kurup Alman ırkının üstün ırk olduğunu ispatlamaya çalıştı. Tabii bu sadece gördüğü bir hezeyandı…

20. yüzyılda savaşların ve tehlikeli ideolojilerin arka planında evrim teorisinin olması son derece ilginçtir. Darwinizm, birbirine zıt kutuplarda olan ideolojilerin dahi temel dayanak noktasını oluşturmaktadır. Nazizmin, faşizmin ve komünizmin doğuşunda ve yayılışında, ırkçı ve komünist katliamların sözde meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynayan Darwinizm, “vahşi kapitalizm”in de sözde bilimsel temelini oluşturmuştur. Özellikle Viktorya dönemi İngilteresi’nde ve “hırsız baronlar” olarak adlandırılan acımasız bazı kapitalistlerin Amerikası’nda Darwinizm, kapitalizmin merhametsiz yönüne verdiği destek nedeniyle büyük bir rağbet görmüş ve güçlendirilmiştir.

Vahşi kapitalizmin en önemli özelliği, daha zayıf işletmelerin ve daha zayıf insanların hiçbir sınırlandırma olmadan ezilebilecekleri, sömürülebilecekleri ve yok edilebilecekleri yanılgısıdır. Hiç şüphesiz bu, büyük bir zalimlik ve acımasızlıktır ve hiçbir şekilde kabul edilemez. Günümüzde bu yanılgı “büyük balık küçük balığı yutar” deyimiyle özetlenmektedir. Yani küçük işletmeler daima büyük işletmeler tarafından ortadan kaldırılır. Bu, Darwinizm’in iş dünyasına uyarlamasıdır.

Bunu eleştirirken, bazı kavramları netleştirmek de yerinde olacak. 20. yüzyılda, dünya üzerinde özellikle iki farklı ekonomik model denenmiştir: Özel mülkiyet ve serbest girişime dayalı liberal ekonomi ve devlet mülkiyetine ve planlı ekonomiye dayalı sosyalist ekonomi. Dünyanın her yerinde sosyalist ekonomiler başarısızlığa uğramış, toplumlara fakirlik ve sefalet getirmiştir. Liberal ekonomi ise, tartışılmaz bir biçimde başarı göstermiş, toplumlara ve bireylere daha fazla refah sağlamıştır.

Ancak liberal ekonomi toplumun geneline refah getirmek için tek başına yeterli değildir. Liberal ekonomi sayesinde çoğu kez toplumdaki genel ekonomik düzey yükselir, ama toplumun hepsi bu yükselişten payını alamaz. Toplumun bir kısmı fakir olarak kalır ve sosyal adaletsizlik tehlikesi baş gösterir. İşte bu tehlikenin önlenmesi ve sosyal adaletsizliğin ortadan kaldırılması için iki şey gereklidir:

1) Devletin “sosyal devlet” anlayışı gereğince fakirlere, düşkünlere, işsizlere sahip çıkması. Onlar yararına düzenlemelerde bulunması.

2) Toplumun genelinde, din ahlakının gereği olan “yardımlaşma ve dayanışma” duygularının egemen olması.

Bu iki maddeden özellikle ikincisi hayatidir, çünkü birinci maddeyi yani devletlerin anlayışını belirleyen de sonuçta toplumların eğilimleridir. Eğer bir toplum güçlü dini ve ahlaki değerler nedeniyle sosyal adalete önem verirse, o toplumda uygulanacak liberal ekonomi hem ekonomik kalkınma hem de sosyal adalet sağlar. Zenginler, elde ettikleri servetin bir kısmını fakirlere yardım etmek, zayıflara destek vermeye yönelik sosyal programlar düzenlemek için kullanırlar.  Allah’ın Kuran’da bildirdiği ekonomi modeli de bu şekildedir. İslamiyet’te özel mülkiyet vardır, ama mülk sahipleri fakirlere yardım etmekle, mallarının bir kısmını “zekat” ve “sadaka” şeklinde, ihtiyaç sahiplerine yardım için kullanmakla yükümlüdürler.

Eğer bir toplumun ahlaki değerleri dejenere olmuşsa, işte o zaman liberal ekonomi; fakirlerin ve düşkünlerin hiçbir yardım görmedikleri, aksine ezildikleri, herhangi bir sosyal yardım programının olmadığı, sosyal adaletsizliğin bir sorun değil “doğal bir durum” olarak görüldüğü “vahşi kapitalizm”e dönüşür.

Burada eleştirdiğim ekonomi modeli de, liberal ekonomi yani özel mülkiyet ve rekabete dayalı serbest ekonomik model- değil, vahşi kapitalizmdir.Vahşi kapitalizmin ilham kaynağı ise sosyal Darwinizm’dir.

Darwinist uygulamayı iş dünyasına ilk getirenler, Amerika’nın “hırsız baronlar” olarak anılan kesimiydi. “Hırsız baronlar”, Darwinizm’e inanıyorlardı ve Darwinizm’in “en güçlü olanlar hayatta kalırlar” iddiasının, kendi acımasız uygulamalarını sözde meşrulaştırdığını sanıyorlardı. Sonuç ise, iş dünyasında cinayetlere kadar varabilen acımasız bir rekabetin başlaması oldu. “Hırsız baronlar”ın tek hedefi daha çok para ve güç kazanmaktı. Toplumun refahıyla hiç ilgilenmiyorlar, hatta kendi işçilerine dahi hiç değer vermiyorlardı. Darwinizm’in ekonomiye girmesiyle, milyonlarca insanın hayatı mahvoldu. Son derece düşük ücretler, çok ağır çalışma koşulları, çok uzun çalışma saatleri ve hiçbir güvenlik önleminin olmaması, işçilerin hastalanmalarına, yaralanmalarına ve hatta ölmelerine neden oluyordu.

Şu anda Amerika’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde yaşanan ekonomik krizin ardından insanların sokaklara dökülmesi, sürekli işten çıkarılmaları da Sosyal Darwinizmin bir yansımasıdır. “Güçlü olan kazanır, zayıf olan elenir” mantığı toplumlara sadece acı ve mutsuzluk getirmiştir. Darwinist ideoloji ile eğitilen bu insanlar acımasızlığın doruğunda olup düşene bir tekme de kendileri vurmuşlardır. Fakat bir gün gelip kendilerinin de aynı duruma düşebileceğini hiç hesaba katmamışlardır…

Kaynak: evrimtoplumlarinasilcokertti.blogspot.com

Tüm yazılarım: erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/

Reklamlar

Hz İsa zuhur ettiğinde onu nasıl tanıyacağız?

Hz İsa zuhur ettiğinde onu nasıl tanıyacağız?

Hz. İsa geldiğinde o nurlu elleriyle yüzlerimizi mesh edecek…


Peygamberimizin hadislerine göre ahir zamanda yaşadığımız bu dönemde Hz. Mehdizuhur edecek. Yine bu dönemde Hz. İsa tekrar yeryüzüne gelecek. Şu an kıyametten önceki dönem olduğu için Hz. İsa’nın yeryüzüne gelmiş olması gerekiyor. Fakat onun tanınmamak ve rahat faaliyet yapabilmek için gizleneceğini biliyoruz. O da tıpkı Hz. Mehdi gibi zamanı geldiğinde ortaya çıkacak. Allah Meryem Suresi’nde Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceğini şöyle bildiriyor:

Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı gün de. (Meryem Suresi, 15)

Şevkani de İsa’nın ineceğine dair hadislerin sayısının 29’a ulaştığını söyleyerek, bunları bir bir nakletmiş ve sonunda: “Bizim naklettiğimiz hadisler görüldüğü gibi tevatür haddine ulaştı. Bu beyanımızla şu sonuca varılıyor ki, beklenen Mehdi hakkındaki hadisler, Deccal hakkında hadisler ve İsa’nın inmesine dair hadisler mütevatirdir” demiştir. (Sünen-i İbn-i Mace 10/338)

Kıyametin büyük alametlerinden biri olmak üzere ahir zamanda Hz.İsa’nın gökten yere ineceğini bildiren hadisler tevatür derecesindedir. (Sahih-i Müslim, 2/58)

Allah Resulu (sav)’den mütevatir olarak rivayet edilen hadislere göre Allah’ın Resulu Hz.İsa’nın kıyamet gününden önce adaletli bir imam ve hakem olarak ineceğini haber vermiştir. (İbn-i Kesir, Hadislerle Kur’an Tefsiri, 13/7163)

Hz. İsa uyur vaziyetteyken bir yerde uyanacak. Onun da (tıpkı Hz. Mehdi’nin olduğu gibi) kendisine inanan ve yardımcı olan az sayıda talebesi olacak. Peki bizler Hz. İsa’yı nasıl tanıyacağız, “Ben Hz. İsa’yım” diyen kişinin gerçekten de kıyametten önce gönderilen gerçek Hz. İsa olduğunu nasıl anlayacağız?”

Hz. İsa olduğuna inanmamız için tabii ki çok güçlü delil gerekir. Bir kere Hz. İsa’nın bir icraatı olması lazım. Sadece “Hz. İsa ile karşılaştık” dersek, bu inandırıcı olmaz. Hz. İsa’nın da aklı başında güçlü bir çevresi olması lazım. Çok çok güçlü, onun şanına yakışır bir güçte çevresi olması lazım. Tip olarak hadislerde tarif edilen Hz. İsa’ya çok benzemesi lazım. Annesinin babasının olmaması lazım, ailesinin olmaması gerekiyor. Bu dünyada hiçbir şekilde, soy bağı olan kimsesinin olmaması lazım. Geçmişini hatırlamıyor olması lazım.

Ama hepsinden önemlisi, peygamberlerin yüzünde peygamber ifadesi olur, o normal insanda olmaz. Yani avamda olmaz. Peygamber asaleti ayrıdır. Avamda mümkün değil öyle bir ifade olmaz. Peygamberde mucize şeklinde hayret verecek bir asalet oluyor ama hayret verecek bir asalet. Avamda mutlaka bir basitlik olur az veya çok sıradanlık olur. Bir şeye tenezzül eder bir şey yapar, az da olsa olur. Peygamberde ise hiç olmaz. İşte oradan anlaşılıyor zaten peygamber olduğu. Bizler de vicdanen, zannı galiple  “Allahualem bu kişi Hz. İsa’dır” diyeceğiz.

Kaynak: http://hzisaas.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Irak’ın kimyasal silahları gitti, Suriye’nin kimyasal silahları geldi…

Şimdi hedef Suriye, kimbilir bu ülkenin arkasından hangi ülkenin parçalanması planlanıyor?


Irak’ta “ellerinde kimyasal silah var” diyerek darmadağın edilmedi mi? Koskoca ülkenin insanları perişan duruma düşürülmedi mi? Şimdi orada evsiz barksız yüzlerce insan, yetim kalmış çocuklar ve kaybolmuş bir tarih var. Irak halkının sadece evleri yok edilmedi, geçmişleri de yok edildi. Irak’ın bütün müzeleri yağmalandı, o değerli eserler yakılıp yıkıldı ve bir kısmı da yurt dışına çıkarıldı.

Afganistan’da da insan hakları yok”diyerek orayı işgal eden ve uyuşturucu trafiğini ele geçirerek kasalarını dolduran Amerika, Irak’ın petrol rezervlerinin üzerine de böylece kondu. Şimdi ise sıra Suriye’nin elindeki zenginlikleri kapmaya geldi. Bunun için de bir yalan uydurulmalıydı. Nasıl olsa dünya saftı. Aynı yalan evrilip çevrilip kamuoyuna sunulabilirdi. Zaten küresel güçlere kim sesini çıkarabilirdi?

Batı dünyası Suriye için plan yapa dursun, Irak’ın işgâli için yapılan oyunların kokusu bir bir ortaya çıkmaya başladı. Hatırlarsınız,Amerika’da yaşayan Iraklı RafidAhmed Elvan El Cenabi 1995’te ülkesinden kaçmadan önce Irak’ta biyolojik silahlar gördüğünü anlatarak dünya kamuoyunu Saddam’ın biyolojik silahlar kullandığına inandırmaya çalışmıştı. Cenabi, 2011’de İngiliz The Guardian gazetesine, bu iddialarının yalan olduğunu itiraf etti. Kanlı işgâlden sonra Bush da bir konuşmasında “Şu kitle imha silahlarının bir yerlerde olması gerekiyor. Belki buranın altındadır.” Diyerek (o sırada gülerek masanın altını gösteriyor) dünya ile, öldürülen, evsiz kalan, ailesiz kalan, tecavüze uğrayan ve işkence gören Iraklılarla dalga geçmişti.

Şimdi de Suriye, rejimin kimyasal silah kullandığı iddialarına karşı Birleşmiş Milletlerin inceleme yapmasına izin verdi. Fakat ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, BM ekibinin araştırma yapmasına izin verilmesinin artık güvenilirlilik açısından çok geç olduğunu söylüyor. Saddam, BM ekibinin kitle imha silahları iddiası için araştırma yapmasına izin verdiğinde de aynı tepkiyi vermişlerdi. Bunun Türkçesi “BM görevlilerinin yapacağı incelemenin sonucunun benim açımdan hiçbir önemi yok, önemli olan Suriye’ye girebilmek!” olarak anlaşılabilir. Zira 2003’te yaşanan da buydu! Yıl 2013 oldu ve hiçbir şey değişmedi…

Şimdi batı dünyası aynı “kimyasal silah şarkısını” söylüyor. Aynı senaryo Suriye’yi bitirmek için uygulanıyor ve bölge halkları, bölgedeki güçler izin verirse bir büyük katliam da Suriye’de gerçekleşecek. Amansız Neocon’ların başında gelen ve Irak savaşının mimarlarından olduğu iddia edilen Richard Perle’ün David Frum’la birlikte 2004’te yazdığı “An End to Evil” (Şeytana Son) adlı kitapta Suriye’ye dayatılması gereken şartlar şu şekilde sıralanıyor: Sınırları Iraklı militanlara kapatmak,  Suriye askerini Lübnan’dan çekmek, terör örgütlerine, özellikle Hizbullah’a verilen desteği kesmekİsrail’e karşı yürütülen kışkırtıcı kampanyadan vazgeçmek ve kapalı ekonomiye son vermek…

Ancak bu listede, geçici durumları kapsayan birinci ve ikinci maddeler dışındaki koşulların hiçbiri Suriye yönetimi tarafından gerçekleştirilmedi.

R. Perle ve D. Frum’ın tahminleri de bu yöndeydi:

“Biz Beşar Esad’ın bu talepleri karşılayacağından kuşku duymaktayız. Gerçi söz konusu koşullar altında onu bu talepleri yerine getirmeyi reddetmesinin sonuçlarının, bu talepleri yerine getirmeye razı olmasının sonuçlarından çok daha ölümcül olacağına ikna etmenin mümkün olabilmesi gerekmektedir.”

Küresel güçler uzun süredir yeni bir av arıyor, bunu hepimiz biliyoruz. Adeta bir aç kurt gibi sömürülecek ülke arıyorlar. Afganistan’ın ve Irak’ın kanını emdiler, Afrika ülkelerinin tüm madeni zenginliklerini ele geçirdiler. Fakat gözleri hiçbir zaman doymadı. Kanla ve parayla beslenen bu canavar hiçbir zaman durulmadı. Petrol yönünden zengin Suriye toprakları bir parça olsun onları rahatlatacaktı… Bu arada yeni bir savaş silah sanayinin kasalarını da alabildiğine dolduracaktı.

Can boğaza gelip dayanmışken, Suriye halkı sınır köşelerinde sürünürken yeni bir facia tam kapıda bekliyor. Tıpkı Irak halkı gibi Suriye halkı da hem Esed tarafından hem de batılı güçler tarafından çapraz ateşe alınacak gibi gözüküyor. Burada Türkiye’ye düşen çok büyük sorumluluklar var. Türkiye’nin yapması gereken bir an önce İsrail ile ilişkileri düzeltmektir. Onlara Ortadoğu’da güvenlikte olduklarının mesajı verilmelidir. Ayrıca Türkiye bir yandan da İran ile dostluk bağlarını çok kuvvetlendirmelidir. Bir yanına İsrail’i, diğer yanına İran’ı alan Türkiye Ortadoğu’da çıkacak ve çıkarılacak olan savaşları engelleyebilir. Türkiye Ortadoğu’da barışı sağlamak için konulara duygusal değil akılcı yaklaşmalı, çok akılcı bir politika ile yaşanacak olan katliamları engellemelidir.

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Aytunç Altındal’ın sır ölümü ve açıklanmasını istediği Atatürk’ün vasiyeti hakkında…

images

Değerli insanlar kolay yetişmiyor ama Türkiye bu insanları çok çabuk kaybediyor


Bugün araştırmacı yazar Aytunç Altındal’ın bir süredir kanser tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdiği haberi geldi. Kendisini yakından takip eden biri olarak İsviçre’den yaptığı bir görüşmede, zehirlenme ihtimalinin olabileceğini, doktorların böyle hızlı ilerleyen bir kanser vakasını görmediklerini anlattığını biliyordum…

Açıkçası zehirleme, ya da intihar süsü verilerek ortadan kaldırma ilgili çetenin seçtiği adamı yok etme taktikleri. Özal’da zehirlenerek öldürüldü ama basına “kalp krizi geçirerek öldü” haberi yayıldı. Bildiğiniz gibi son faali meçhul cinayetlerin başında da Hayri Kozakçıoğlu ölümü geliyor.  Diyarbakır eski Baro Başkanı Aktar, eski OHAL Valisi Kozakçıoğlu’nun OHAL’in kara kutusu olduğunu ve bildiklerini aktaramadan öldüğünü söyledi.Kozakçıoğlu’nun da intihar ettiği öne sürülüyor, fakat bu da hiç inandırıcı gelmiyor. Susturmak istedikleri kim varsa tek tek ortadan kaldırıyorlar.

Aytunç Altındal da son derece cesur ve yiğit bir insandı, bu memleketin iyiliği için çalıştı, yazdı ve anlattı. Onun da bildiği ve açıklamadığı kimbilir neler vardı ve sonunda o da aramızdan ayrıldı.

Aytunç Altındal’ın açıklamadığı sırlar bir yana bir de açıkladıkları var. Aytunç Altındal Atatürk’ün Türk halkından özenle saklanan vasiyetinde hilafetten bahsettiğine dikkat çekiyordu. Altındal’a göre, Atatürk’ün notlarında Hilafet’le ilgili ilginç fikirleri yer alıyordu. Atatürk hilafetin kişi bazında değil, bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini söylüyordu. Altındal’a göre, bu vasiyeti 1958’de öğrenen Adnan Menderes, sonunu hazırlayan o cümleyi; ‘Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz‘i bu nedenle söylemişti. Altındal, Atatürk’ün ‘1920’lerde sadece 3 Müslüman devlet var. Türkiye, İran ve Afganistan. Bu sayı ileride 40’a 50’ye çıkarsa, bu devletler kendileri bir araya gelerek bir Hilafet Meclisi oluştururlar’ dediğini öne sürdü.

Atatürk’ün fikri bugün gerçekleşiyor:

Mustafa Kemal’in saltanata karşı olduğunu, ancak Hilafet’e bir müessese olarak karşı çıkmadığını savunan Altındal, Atatürk’ün fikirlerinin aslında bugün hayata geçtiğini düşünüyordu. Bugünkü İKÖ’nün ana hatlarını 1920’lerde çizdiğini söyleyen Altındal, ‘Mustafa Kemal’in Hilafet’in 5 güçlü İslam üyesinin daim” konseyi oluşturmasını, bunların belirli süreler içinde rotasyonlu olarak Hilafet’i temsil etmesini istediğini düşünüyorum’ dedi. Gerçekten de bugün İslam ülkeleri arasında vizeler kalkıyor ve çok kısa bir süre sonra çok büyük bir Türk islam Birliği’nin kurulacağı şimdiden görülüyor. 

Vasiyetle ilgili 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da bilgisi olduğunu söyleyen Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, 1967’de Bayar’a ‘Atatürk’ün gizli vasiyeti var mıydı?’ diye sorduğunu, Bayar’ın da kendisine,‘Muhtemeldir. Açıklanması şimdi doğru olmaz, Türkiye hazır değil’ dediğini söylemişti. Kenan Evren’in, Atatürk’ün fikirlerini gizlemesindeki amacı mutlaka açıklaması gerektiğini söyleyen Altındal, Atatürk’ün notlarının Anıtkabir’de olduğu yolunda kendisine güvenilir bilgiler geldiğini de sözlerine ekledi. Altındal, Atatürk’ün sır vasiyetinin, Cumhurbaşkanlığı’nın ardından Meclis’te Atatürk’ü Koruma Komisyonu’nun kararıyla, Genelkurmay Başkanlığı’nın oluru alındıktan sonra açıklanabileceğini de sözlerine ekledi.

Sonuç olarak ben bir Türk vatandaşı olarak Atatürk’ün vasiyetinin açılmasını istiyorum, atamızın “ölümümden 50 yıl sonra açılsın” demesinin bir hikmeti olduğunu düşünüyorum. Vasiyet açıldığında kendisinin ne kadar ileri görüşlü olduğuna herkesin bir kez daha şahit olacağını biliyorum ve bu konuyla devlet yetkililerinin ilgilenmesini rica ediyorum. Atatürk’ün vasiyetinde kurulması gereken İslam birliğinden ve Mehdi’den bahsedildiğini biliyoruz ve bu gerçeğin Türk halkına açıklanmasını istiyoruz. Vasiyetin açıklanmamasına karar verecek kişi Evren değildir, Türk halkı Atatürk’ün vasiyetini öğrenme hakkına sahiptir.

Aytunç Altındal’ın ailesine de sabır diliyorum, Allah rahmet eylesin, Altındal milletimizin susturulan ilk değerli evladı değil, son da olmayacak. Allah cennet nasip etsin.

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/

 


PKK bu gücü nereden ve kimden alıyor?

image001577

 

Dünya siyasi olaylarla şekilleniyor ve Türkiye bölgede yavaş yavaş bölgede lider konumuna geliyor. Ama Türkiye’yi şekillendirirken gelecek otuz yılı düşünmek gerek. Şimdinin gençleri ileride idareci olacaklar. Şimdi idareci olanlar da yavaş yavaş iktidarı bırakacaklar. Öcalan’ın da yaşı ilerledi, 65 yaşına geldi. Barzani de en fazla on yıl daha yaşadı diyelim, bu insanlar bir süre sonra vefat edecekler. Sonra da bir lider boşluğu yaşanacak. Bu insanların yerine başkaları geçecek. Asıl Türkiye’nin buna göre hazırlık yapması gerek.

AKP’de de çok değerli yöneticiler var ama yaşları çok ileri. Otuz sene sonra onlardan da kimse kalmayacak. Onların yerine gelecek insanların şimdiki vizyonu devam ettirebilmeleri için çok güçlü bir inanç zemini oluşturulması gerekiyor.

Abdullah Öcalan’ın inanç zemini Marksist ideoloji üzerineydi, şimdi kısmen İslam’a yatkın bir üslup geliştirdiler. Ama bu kişilerin ömrü ne kadar vefa eder, bunları düşünmek lazım. 30 yıl sonrasının Türkiye’si ve 30 yıl sonra bölge düşünülerek hareket edilmesi lazım. Bu sistem inanç üzerine kurulu olmazsa, başarılı siyasi manevralar üzerine kurulu olursa bir süre sonra bu manevralar tam tersine dönebilir.  Bugün şenlikle uygulanan bir şey yarın çok büyük tepkiyle karşılanabilir. Bambaşka sonuçlar doğurabilir. Başta hep aynı hükümet olacak diye bir şey yok, herkes geçici. Türkiye bunu hesap etmeli, sistemi çok güçlü inanç sistemi üzerine kurmalı. Mehdiyetin de yıkılmaz olmasının nedeni çok güçlü bir inanç sistemi üzerine kurulu olmasıdır. Güçlü siyasi manevranın hiçbir kıymeti yoktur. Güçlü iman üzerine sistemler devam eder, politika üzerine kurulan sistemler çöker.

Ortadoğu’da gerçek barışın sağlanması da politik manevralarla, siyasi çalışmalarla olmaz. İman faaliyetleri ile, Kuran mucizelerinin anlatılması ile, Darwinizmin, materyalizmin geçersizliğinin anlatılması ile, iman hakikatlerinin insanlara benimsetilmesi ile olur. Sabırlı ve akılcı bir politika izlemek gerekir. Yakmak yıkmak kolaydır ve komünizmin eli o konuda güçlüdür. Mesela bir adama silah verdiğinizde eğer cahilse bu onu heyecanlandırır. Çünkü birçok insan çocukluğunda bile silaha meraklıdır. Şimdi bu cahil insan bir anda filmlerde gördüğü hayata kavuşmuş oluyor ve şeytani bir dürtü ile adam öldürebiliyor. Ona “rahatça adam öldürebilirsin, silah senin elinde” diyerek adamı dağa çıkarıyorlar. Adam da bunu macera olarak görüyor. “Yakıp yıkacaksın, döveceksin, söveceksin” diyorlar. Eğitilmeyen bazı insanlarda vahşete karşı, yakıp yıkmaya karşı müthiş bir eğilim olur. Çünkü yakıp yıkmak çok kolaydır, inkâr etmek çok kolaydır, dinsiz olmak kolaydır. Ama dindar olmak, güzel ahlaklı olmak, akıl ve irade gerektirir, güzel ahlak gerektirir, derinlik gerektirir, sabırlılık gerektirir. Bu yüzden komünist düşünce çok çabuk gelişir.

Komünistlere “zenginlerin malını alıp size vereceğiz” diyorlar, “namus kavramı da olmayacak.” Bir PKK’lıya istediğin kadınla beraber olacaksın diyorlar. Adam zaten ezik ve öfke dolu olduğu için bu duyduklarından müthiş heyecanlanıyor. Devlet olmayacak diyorlar, kanun olmayacak diyorlar. Onun ruhundaki vahşi duygulara hitap edilmiş oluyor. Böylece alabildiğine sorumsuz bir hayat yaşayacağını düşünüyor. Dolayısıyla komünizmin gelişme gücü, şeytanın ve nefsin desteği olduğu için, arzulara da uygun olduğu için, cehalet, ihtilaf ve zaruret ortamında akıl almaz gelişme gösteriyor. PKK hareketinin hem Irak’da, hem Türkiye’de, hem Suriye’de, hem İran’da bu kadar güçlü olmasının nedeni budur. Şeytanın ve nefsin desteğini aldığından böyle çığ gibi gelişiyor.

Dindar olan insan kültürlü olmak zorunda, temiz olmak zorunda, nezaketli olmak zorunda, ibadetlerine titiz olmak zorunda, helale ve harama dikkat etmesi gerek, Allah’tan korkacak. Dindarlıkta müthiş bir disiplin varken komünizmde hiç disiplin yok, bilakis vahşi duygulara açık bir ideoloji. Bu yüzden alınacak tedbirler siyasi olmaz, tedbirlerin inanç üzerine kurulu olması lazım.

http://komunistkudristantehlikesi.blogspot.com/

Tüm yazılarım: https://erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/


Yoksa Marmaray Hz. Mehdi için mi yapıldı, hadislerde nasıl bildiriliyor?

c_6816

Marmaray ahir zamanın önemli olaylarından biridir ve hadislerde bildirilmiştir.


Asrın projesi, Türkiye’nin tam 153 yıllık rüyası Marmaray büyük bir törenle, tekbirlerle ve dualarla açıldı, her yerde bayraklar vardı. Sultan Abdülmecid’in hayali 2013 yılında gerçek oldu ve denizden kupkuru bir yol açıldı. Marmaray dünyanın en derin batırma tüneli özelliğine sahip, yani denizden iyice uzaklaşarak en derinde kupkuru bir yol açılmış oldu. Bu kuşkusuz tarihi bir olaydır. Peygamberimizin ahir zamanı hadislerde adeta görmüş gibi anlattığından sürekli bahsediyorum. Peki Marmaray Hz. Mehdi için mi yapıldı, onun geçmesi için mi denizde kuru bir yol açıldı? Bakın hadiste peygamberimiz ne söylüyor:

Konstantiniyye’nin manevi fethi sırasında (mehdiyetin yoğun faaliyet gösterdiği dönemde, iman hakikatlerinin ve Kuran Mucizelerinin anlatıldığı, İslamiyetin yayıldığı materyalizmin çöktüğü dönemde) Allah Hz. Mehdi’ye böyle bir imkân hazırlıyor. Peygamberimiz hadiste dikilen bayraklardan bahsediyor. Buradan bir bayram günü olduğunu anlıyoruz. Peygamberimizin yolun başında ve sonunda bayrakların olacağını söylüyor. Hakikaten her yer bayraklarla donatılmıştı.

Peygamberimiz bu açılan yol sayesinde doğrudan şehre girileceğini söylüyor.Burada yol açılacak diyor, yani burada yeni açılacak bir yoldan bahsediyor peygamberimiz. Herhangi bir viraj olmadan, dimdik şehre giriliyor. Hadiste de “dik ve doğrudan” diye özellikle bildiriliyor. Ayrıca hadiste halkın bu yoldan geçeceği bildiriliyor. Hadiste yolun tekbirle, Allah anılarak açılacağından bahsediyor. Bu da aynısıyla gerçekleşmiştir.

Hadiste “su yoldan uzaklaşacak” diye bildiriyor peygamberimiz. Denizle açılan yol arasında çok mesafe olacağı özellikle vurgulanıyor. Peygamberimiz kuru bir yol olacağından bahsediyor. O dönemde (yolun açıldığı dönemde) cami açılışlarının da olacağı bildiriliyor. Hakikaten de Marmaray’ın çıkışında iki cami var, ayrıca İstanbul’un en büyük camisi de bildiğiniz gibi Çamlıca’da yapılıyor.

Peygamberimiz ayrıca hadiste “aynı dönemde Şam’da, Suriye’de katliam olur, çocuklar öldürülür”diyor. Şimdi bütün bunlar tam olarak büyük bir mucizedir. Bunu anlamazdan geliyorlar.

“Kaim Mehdi zuhur ettiğinde Konstantiniyye İstanbul’a talebelerini gönderir” diyor peygamberimiz. Hz. Mehdi’nin mucizelerini Allah’ın bu kadar açık göstermesi çok şaşırtıcıdır. Marmaray ile ilgili hadisler “Ahir Zaman Mehdi’sinin Alametleri” kitabında, “Beklenen Mehdi’nin Alametleri” kitabında, Berzenci’nin “Kıyamet Alametleri” kitabında bildiriliyor. Peygamberimizin hadisleri büyük bir mucize olarak arka arkaya gerçekleşiyor. Bazı kişiler hadislere hurafe gözüyle bakıyorlar ama gerçekleşince de hayrete düşüyorlar. Bazıları da çok iyi bildikleri halde bu hadisleri anlamazdan geliyorlar.

Gaybet-i Numani: Ahmed bin Havza’dan Nahavandi’den Abdullah bin Hammad Ansari’den Muhammed bin Cafer’den İmam Sadık (a.s.)’ın şöyle dediğini rivayet ettiler:

“Kaim (a.s) zuhur ettiğinde, … Konstantiniyye’ye (İstanbul’a) talebelerini gönderir. Körfeze vardıklarında ayaklarıyla bir şey yazarlar ve suyun üzerinde yürürler. Konstantiniyye halkı şöyle der: Onlar (Hz. Mehdi (as) ve talebeleri) suyun üzerinde yürüyen sahabelerdir… O anda şehrin (İstanbul’un) kapılarını onlar için açarlar. 

“Konstantiniyye’nin fethi sırasında sabah namazı için abdest alırken bir bayrak dikecek. Deniz ikiye ayrılarak su kendiliğinden uzaklaşacak ve açılan yolu takip eden Hz. Mehdi karşı kıyıya geçecektir. Sonra bir bayrak daha dikecek ve diyecek ki: Ey insanlar, ibret alınız. Deniz Beni İsrail’ e nasıl yol verdiyse bize de öyle yol verdi. Ondan sonra hepsi tekrar tekrar tekbir getirecek ve 12 tekbir ile şehrin 12 burcu da düşecektir.”(El-Kavl-ül Muhtasar fi Alametil Mehdiyyül Muntazır, syf. 57)

Mehdi sabah namazına abdest almak için denizin yanında sancağı dikecek, su ondan uzaklaşacak. Ve açılan yoldan geçip insanlara şöyle haykıracak: “Ey insanlar haydi sizde geçiniz. Cenab’ı Hak İsrail oğullarına olduğu gibi size de denizi ikiye ayırdı.” Onlar da geçecekler. Tekbirler getirecekler bu defa sarsıntı biraz daha şiddetli olacak. Üçüncü tekbir getirişlerinde on iki burç yerle bir olacak. Oradan doğru şehre girecekler… (Kıyamet Alametleri, s. 181)

Beldeler onun emrine girer. Allahu Teala onun elinde Konstantiniyye’nin fethini müyesser kılar. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, sf. 56)

Hz. Mehdi döneminde Suriye’de çocukların katledileceği ile ilgili hadis:

“Hz. Hüseyin (RA)a: Mehdi’nin zuhuru esnasında onu tanıtıcı alametler var mıdır? Diye sordum. O da: Evet, vardır dedi ve şunları saydı: Abbasoğullarının helakı, Süfyani’nin ortaya çıkışı, Beyda denilen yerde bir ordunun helak edilmesi.

Hz. Ali (RA)dan rivayete göre; Süfyani, Halid b. Yezid b. Ebu Süfyan’ın neslinden bir adamdır. İri cüsselidir. Yüzünde çiçek hastalığı izi vardır. Gözünde beyaz bir leke vardır. Şam tarafından çıkacaktır. Kendisine tabi olanların çoğu Ben-i Kelb kabilesinden olacaktır. Çocukları ve hatta kadınların karınlarındaki bebekleri bile öldürür. 

Kaynak: hzmehdigelisalametleri.blogspot.com/

Tüm yazılarım:erkanarkuttanguncelyazilar.wordpress.com/

Video sayfam: mynet.com/erkanarkut/videolari/liste