Follow Erkan Arkuttan Güncel Yazılar on WordPress.com

Bilim suyun hafızasını keşfetti!

su

 

Geçen gün okuduğum bilimsel bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bilim dünyasısuyun hafızası olduğunu keşfetmişler. Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk yaptığını keşfetti. 1980’lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu farketti. Bilim adamı suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine konulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda’dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış.

Unutmayalım ki; insan bedeninin %85’i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz ruhumuzla düşündüğümüz gibi etkileriz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı. Madde, molekül veya hücre dediğimiz aslında hepsi enerji parçacığıdır, bu yüzden etkileşim bu kadar güçlü, bu kadar hızlıdır.

Masaru Emoto: “İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR.” demektedir.

Albübümüzdeki fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.

Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş.

İnsanı, beyniyle, beden sistemiyle, aklı, fikri ve düşünceleriyle salt maddesel varlık olarak ele almak son derece yanlıştır, tüm diğer canlıları da. Çünkü insan, ruhunun yaydığı enerjisi ile var olan bir varlıktır. İlk yaratıldığı andan itibaren beyni ve tüm bedeni ruhunun yorumlamasıyla çalışır ve insanı insan yapar. Bir insan katrilyonlarca hücre ve molekülden oluşur, her biri an an yenilenir, moleküler yapısının temelinde enerji yüklü parçacıklarla karanlık olan boşluk vardır. Suyun yapısı da, insanın beyni de, kalbi de, diğer tüm varlıklar da aslında temelinde enerji parçacıklarıyla boşluktan oluşurlar. Tabi ki, enerji parçacıklarının kendi başlarına karar alması, şekil alması, son derece akıllı sistemler oluşturması imkânsızdır. Molekülleri muazzam sistemler halinde örgütleyen ve yöneten bir Yaratıcı vardır.
Not: Su kristallerine daha çok örnek görmek için aşağıdaki siteleri ziyaret edebilirsiniz.
http://www.masaru-emoto.net/ ve http://www.hado.net/index2.html

 


Letarjik uyku: Bir insan 20 yıl süren bir uykuya dalabilir mi?

 smert

Bir insan yıllarca uyuyup sonra uyanabiliyor.


Geçen gün okuduğum bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Aslında bu yazı insanın ne kadar da aciz yaratıldığını gösteriyor.Hastalık insanı çepeçevre sararken insan büyük bir çabayla ondan kurtulmaya çalışıyor ama elinden hiçbir şey gelmeyebiliyor. Letarjiuykuda bunun en güzel örneklerinden biri. Şimdi biraz bu konuyla ilgili bilgi vermek istiyorum.

Normal insanın uyku süresinin 6 – 8 saat olduğu kabul görülmüştür. Ancak bazen normal uyku ile stresten (şoktan, acıdan) kaynaklanan uyku arasındaki çizgi çok ince olabilmekte. Bu durumda letarjik uykudan söz edilebilmektedir. Ki bu uyku türü günlerce, hatta yıllarca da sürebilir. Letarji, hareketsizlik, dış uyarıcılara tepkisizlik, yaşama dair dış belirtilerin bulunmaması gibi özellikleri bulunduran uykuya benzer derin uyuşukluk hali şeklinde tanımlanabilmektedir.

Letarjinin tedavisi belli değildir. Aynı zamanda uyanma zamanını da tahmin etmek imkânsızdır. Letarji durumu birkaç saatten onlarca seneye kadar sürebilmektedir. Tıp tarihinde büyük miktarda kan kaybı, doğalgaz sızıntısı zehirlenmesi, sinir krizi, bayılma sonucunda letarjik uykuya dalanlar bilinmektedir. Letarjik uykuda olanlar, görünürde hayata dair belirtilerinin olmamasına rağmen, etraflarında olup bitenleri duyup, hatırlayabiliyorlarmış. Ancak letarjik uykuyu koma ve bitkisel hayatla karıştırmamak lazım, somnolans denilen letarjik uyku komaya göre çok daha hafif olup, beyin üzerinde koma gibi etkiler bırakmaz.

Bu şekilde uykuya dalanların yaşlanma mekanizmaları çok yavaşlamış durumda olup, 20 sene boyunca hiç yaşlanmayan insanlar normal hayata döndüklerinde 2 – 3 sene içerisinde kendi biyolojik yaşlarına gelmekte, yaşlanmaktadırlar. Letarjik uykunun en büyük sakıncalarından biri, canlı olarak gömülme tehlikesidir.

XIV. yüzyılda yaşayan ünlü İtalyan şairi Francesco Petrarca 40 yaşında çok kötü hastalanmıştır. Bir gün hastalığından ötürü bayılmış, herkes onun öldüğünü düşünmüş, toprağa vermeye hazırlanmışlar. O zamanın kanunlarına göre, ölünün ölümünden bir gün geçmeden gömülmesi yasakmış. Mezarının yanında kendine gelen şair kendisini çok iyi hissettiğini belirtmiş ve olaydan sonra 30 sene daha yaşamıştır.

Guinness Rekorlar Kitabı’na kayıtlı en uzun süren letarjik uyku vakası, 1954 senesinde gerçekleşen Nadejda Artemovna Lebedina olayı olmuştur. Eşiyle yaptığı kavgadan sonra uykuya dalan Nadejda 20 sene sonra (1974’te) uyandığında dul olduğunu öğrenerek çok üzülmüştür. Ve uyandığında sağlık açısından hiçbir sorunu bulunmamıştır.

Modern tıp kayıtları böyle olmakla birlikte, çok çok daha eski zamanlardaki letarjik uykuya dalma olgusuna Kuran’ı Kerim de işaret etmekte ve bilgi vermektedir. Tüm dünyada da Ashab-ı Kehf olarak (Yedi Uyuyanlar) bilinmektedir.

Putperest olan Roma İmparatoru, putperestliği kabul etmeyenleri öldürtür ve bu amaçla sarayındaki görevli 6 gencin peşine düşer. Gençler de Allah’a inançlarını korumak için şehre yakın bir dağ yönüne gittiler. Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların inancına katıldı ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmir de onlara katılıp, arkalarından takip etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Mağarada dua ederek merhamet dilediler. Kral, kaçtıklarını haber alıp saklandıkları mağarayı öğrenince adamlarıyla mağaraya gider ve mağaranın ağzını onları öldürmek maksadıyla kapattırır. Ancak gençler ölmez, yüzyıllar boyunca mağarada uyumaya devam ederler. Sonunda ise Allah tarafından uyandırırlar. Kehf suresi uyudukları bu süreyi 309 sene olarak belirtir…

“Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık… Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı… Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir…” [Kehf Suresi, 11, 12, 18, 19.ayetler]

Letarji ile alakalı olarak 60’lı yılların sonunda İngiltere’de çok ufak bir kalp aktivitesini bile algılayabilecek bir cihaz icat edilmiş olup, ilk denemelerde bile ölülerin arasında canlı bir bayan bulunmuştur. Aynı ülkede bugüne dek morglarda özel ipli çanların bulunması zorunludur, öyle ki, ölü canlandığında yardım isteyebilsin. Slovakya’da ise mezarlara cep telefonu bile konmaktadır.

Bazı hayvanlar (ayılar, kirpiler, yılanlar) letarjik uyku dönemlerini sürekli olarak yaşamakta, soğuk kışı uyuyarak geçirdikten sonra capcanlı bir şekilde yaşamlarına devam etmekteler…

Letarjik uykuyla ilgili olarak bilimin bilmediği ve açıklayamadığı daha çok fazla şey var. Beden için zamanın nasıl durduğu, hücrelerin hangi emirle yaşlanmayı yavaşlattıklarını, o an beyin fonksiyonlarının nasıl olup da bozulmadığı, hafızanın nasıl korunduğu ve en önemlisi insanın neden böyle bir uykuya sokulup sürenin neye göre belirlendiğidir. Kuşkusuz bu olayın altında da büyük anlam ve hikmet var diye düşünüyorum. Aynı zamanda da “insanın böyle bir şey olamaz” diye net hüküm verdiği birçok şeyin Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğini göstermesi de başka anlamlı bir yönü olmalı.


21. yüzyılda evrim ve bilimi bağdaştırmak mümkün mü, seyredin

darwinin sonu

Oldukça iyi biliyorum ki, spekülasyonlarım meşru bilimin sınırlarının oldukça ilerisine uzanmıştır.


21. yüzyılda mikrobiyoloji alanında yaşanan gelişmelere baktığımızda aklımıza gelen “bilimsel veriler ışığında evrim teorisine inanmak artık mümkün mü?” sorusu akla geliyor. Darwin teorisini 1859 yılında yayınlamış olduğu Türlerin Kökeni isimli kitabında açıkladı. Bildiğiniz gibi Darwin’e göre tüm canlılık ortak bir atadan gelmekteydi ve canlı türleri küçük değişimlerle birbirinden evrimleşmişlerdi. Örneğin beslenebilmek için ön kollarını kullanan dinazorlar zamanla kanatlanıp uçmuşlar, ya da suda balık avlayan ayılar zaman içinde tonlarca ağırlığında balinaya dönüşmüşlerdi! Oysa bu hem akla ve mantığa hem de bilime aykırı bir iddiaydı.

Darwin’in döneminde yaşayan insanlar bilim DNA’yı ve hücreyi keşfetmediği için ve yaratılışı ispat eden milyonlarca fosil bulunmadığı için bu teoriyi hemen benimsediler. Fakat günümüzde bilim çok ilerledi ama asıl mikrobiyoloji alanında yaşanan gelişmeler ve yaratılışı ispat eden milyonlarca fosilin bulunması evrim teroisinin sonunu getirdi.

Şimdi sizin için video sayfama eklediğim videoyu seyretmenizi rica ediyorum. Bu videoyu seyrettiğinizde evrim teorisinin bilimsel verilerle nasıl çürütüldüğünü sizde göreceksiniz.

Bu linkten izleyebilirsiniz:

http://video.mynet.com/erkanarkut/Evrim-bilim-degildir/1133788


Karıncalar diğerleri için canlarını nasıl feda ediyorlar?

ant-leaf-nature-wallpaper-1920x1200

Bilim insanları, Brezilya’daki şekerkamışı tarlalarında ilginç bir gözlem yaptı. Burada yaşayan “forelius pusillus” türü karıncalar yeraltındaki yuvalarına girip üzerini kumla örttüklerinde, bazıları dışarıda kalarak geriye kalan tüm boşlukları dolduruyor ve bu şekilde dışarıda kalıyorlar.

Araştırmacılar ertesi gün dışarıda kalan karıncaların ortadan kaybolduğunu görünce, daha sonraki akşamlar dışarıda kalan karıncaları plastik bir kutuya koymuşlar. Bu şekilde toplanan yirmi üç karıncadan sadece altısı sabaha kadar yaşamış, diğerleri bitkinlik yüzünden ölmüş.

Bu durum, karıncaların kolonilerini korumak için hayatlarını feda ettikleri anlamına geliyor. Ölümle sonuçlanan bu görevi üreme yetisi olmayan karıncılar yerine getiriyor. Kendileri üremese davranışlarıyla annelerinin daha fazla üremelerine yardımcı oluyorlar. Araştırmanın başında bulunan Krakov Üniversitesinden Adam Tofilski, yuvayı kapatanların genelde yaşlı veya hasta hayvanlar, yani zaten yaşama şansı fazla olmayan karıncaların olduğunu tahmin ediyor. Yuvanın kimden veya neden korunduğu ise henüz bilinmiyor. Bilim insanları yuvanın diğer karıncalardan veya yağmurdan korunma amacıyla örtüldüğünü sanıyor. Bütün hayvanları böyle eşiz yaratan Allah’tır, görüldüğü gibi hayvanlar evrim teorisinde iddia edildiği gibi bencil davranmamakta, tüm koloninin güveni için kendi hayatlarını tehlikeye atmaktalar.

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)” [Hud Suresi, 56.ayet]

Peki Darwin evrim teorisi hakkında nasıl bir itirafta bulunuyor biliyor musunuz:

“Allah’ın varlığı hakkında hislere değil de akla bağlı bir başka nokta da, çok önemli bir konu olarak beni etkiliyor. Bu muazzam ve harikulade evreni, çok geriye ve çok ileriye bakabilme kabiliyeti bulunan insan da dahil olmak üzere, kör tesadüf veya zaruretin eseri olarak görmek çok güç, hatta imkansızdır. Böyle düşününce bir dereceye kadar insanınkine benzeyen zihin sahibi bir “İlk Sebep” aramak zorunda kalıyorum; bu bakımdan teist sayılabilecek bir insanım. Hatırladığıma göre, Türlerin Kökeni’ni yazdığım zaman bu inanç bende çok kuvvetliydi. O tarihten beri yavaş yavaş ve birçok dalgalanmalarla zayıfladı. Ama o zaman da şu şüphe ortaya çıkıyor: Benim inandığıma göre en aşağı hayvanlarınki kadar basit bir zihinden çıkmış olan bir akla, böyle büyük bir sonuç çıkardığı zaman güvenilir mi?” 1

1.Robert B. Downs, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, Tur Yayınları, İstanbul 1980, s. 289


Küçücük bir arının yaptıkları evrimle açıklanabilir mi? Seyredin

 ari9

Küçücük bir arı muhteşem işler başarıyor.


Küçücük bir arının yaptıklarına bir bakın. Arılar yiyecek kaynağının bulunabilmesi için sekiz şeklinde dans ederek diğer arılara yön bildiriyorlar ve bunu bulan bilim adamı Avusturyalı zoolog Karl von Frich bu çalışmasıyla 1973 yılında Nobel ödülü kazanmıştır. Arılar yüksek ısı oluşturarak kovanın içine girmeye çalışan düşmanlarını yakarlar. 500 gr. ham nektar için toplamak için 900 arının bir gün çalışması gerekir. 450 gr. saf balı elde edebilmek için de yaklaşık olarak 17000 bal arısının 10 milyon çiçeği dolaşması gerekir.

Bütün bunların dışında arıların kurduğu muhteşem altıgenlerden oluşan, eğimi tam olarak ayarlanmış kovanlara ne demeli? Binlerce mühendis bir araya gelse bir kısmı bir ucundan diğer kısmı da diğer ucundan başlasa böyle muhteşem kovalar kurabilirler mi? Arılardaki muazzam detaylar saymakla bitmiyor, bu linkten ilgili videoyu seyretmenizi rica ediyorum:

http://video.mynet.com/erkanarkut/Su-muhtesem-arinin-yaptiklarina-bakin/1130476

Arılardaki bu muazzam özellikler evrim teorisiyle ve tesadüflerle açıklanamaz. Peki evrimciler evim teorisinin geçersizliğini nasıl itiraf ediyorlar, onlara bakalım:

Dr. Robert Milikan (Nobel ödüllü, ünlü bir evrimci): “Şu çok acıklı: Biz bilim adamları şu ana kadar hiçbir bilim adamının kanıtlayamadığı evrimi kanıtlamaya çalışıyoruz”.1

Rastgele mutasyonların, tüm canlılık aleminin ihtiyaçlarını karşılamış olmasının imkansızlığını anlattıktan sonra Grassé şöyle diyor:

“Hayal kurmaya karşı bir yasa yok, ama bilim buna dahil edilmemelidir.”2

 

1. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html

2. Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, s.103


Cansız maddeden canlı oluşmaz

spz

Canlılık yalnızca canlılıktan gelir


Hayat yalnızca hayattan gelir. Cansız bir maddeden canlılık oluşmaz.

Evrimcilerin iddia ettiği gibi protein kendi kendine oluşamaz. Bu bilisel olarak kesin bir şekilde imkansızdır.

Bir proteinin oluşabilmesi için proteinlere ihtiyaç vardır. Cansız şuursuz moleküller asla birden bire bir araya gelip protein oluşturamazlar.

Proteinler canlı organizmaların temel parçalarıdır. Dev organik moleküllerdir. Kara canlıların bulunan protein türlerinin toplamı 10 milyonu geçmektedir ve hepsinin ayrı önemli görevleri vardır.

Proteinler sayısı 50 ila binlere ulaşan amino asitten oluşur. Doğada 200 amino asit vardır ama canlı oganizmalarda sadece 20’si kullanılır. Proteinin oluşumunda yer alan amino asitler yalnızca sol elli olabilirler. Sağ elli amino asit karışırsa, ortaya çalışan bir protein çıkmaz. Sayıları ve sıraları da belirli olmalıdır. Farklı sayıda ve sırada olurlarsa, yine ortaya çalışan bir protein çıkmaz. Son olarak da peptid bağ denilen bağla bağlanmaları gerekir. Başka bir bağ ile bağlanmaları protein üretimi açısından mümkün değildir.

Şimdi hayati nokta olan protein üretimine gelelim.

Protein üretimi ilk olarak hücrenin çekirdeğinin içinde başlar. İlk ilgili DNA’ya proteinler gelir, heliks şeklindeki DNA’yı düz hale getirirler. Düz hale getirilen DNA’nın düz kalabilmesi için iki uçtan yardımcı proteinlerin DNA’yı tutması gerekir. Daha sonra başka bir protein gelip DNA’nın ilgili yerini boydan ikiye böler. Bu işlem gerçekleşince mesajcı RNA gelir ve DNA’daki ilgili yerin fotokopisini çıkartır. Fotokopiyi çıkarttıktan sonra yolunu bulup doğruca hücre çekirdeğinin dışına çıkar. Tabii hücre çekirdeğinden her isteyen öyle girip çıkamaz. Yine başka bir protein olan hücre zarı kapıları RNA’yı tanır ve çıkış izni verir.

RNA şimdi çekirdenten çıkmış hücrenin içindedir. Yolu biliyormuşcasına doğruca ribozoma gider. Ribozom, protein sentezlemesinin yapıldığı 2 parçadan oluşan bir organeldir. DNA’nın fotokopisini çıkartmış olan mesajcı RNA ribozoma giriş yaparken taşıyıcı RNA haber alıp hemen o da ribozoa giriş yapar ve birlikte protein üretimine başlarlar. Size bu süreci çık kısa anlattığıma bakmayın. Bu çok detaylı kompleks bir süreç. Bir çok faktöründen söz etmedim bile.

Burada oluşan taze protein şu an an işe yarar durumda değildir. Bu rpoteinin doğru şekilde işlev görebilmesi için, doğru şekilde katlanması gerekir. Bu taze protein hemen katlanma merkezine doğru yola çıkar ve protien orada olması gerektiği şekilde katlanır ve çıkartılır. Artık proteinimiz hazırdır.

Burada özetin özeti olarak anlattığım süreç normalde çok hızlıdır. Bir hücre saniyede yüzlerce protein üretebilir.

Bu süreçte görev alan proteinlerden size yalnızca bir kaç tanesinden bahsettim. BU işlemdeki protein sayısı tabii ki bu kadar az değil.

Bilimsel olarak görüyoruz ki, başka bir protein olmadan protein yoktan, tesadüflerle, kendi kendine asla ve asla oluşamaz.

Evrimciler proteinler kendi kendine tesadüfen oluştu demektedirler fakat bu kesinlikle doğru değildir.

Bir proteinin oluşabilmesi için başka proteinler ve hücre ortamı şarttır.

Nitekim Richard Dawkins’in ünlü bir röportajı var. Soruyorlar: “Sizce ilk protien nasıl ortaya çıktı?” Richard Dawkins cevap veriyor: “Bilmiyoruz, uzaylılar getirmiş olabilir.”

Evrimci profesörler bile proteinin kendi kendine oluşmacağını, hayatın hayattan geldiğini, cansız maddeden asla canlılık çıkmayacağını çok net biliyorlar.

Konuyla ilgili filmi aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz:

http://www.youtube.com/watch?v=983lhh20rGY


Evrimciler kâinattaki altın oranı açıklayabilirler mi?

Evrimciler kâinattaki altın oranı açıklayabilirler mi?

Deniz kabuklarındaki mükemmel altın oran.


Bu aralar evrim ve yaratılış konusunda sürekli yeni makaleler okuyorum. Gördüğüm kadarıyla evrim teorisini blogda savunan arkadaşlar var. Hem de bunca delile rağmen. Bu yüzden evrim teorisini çökerten tüm delilleri sizlerle paylaşacağım. Ben kâinata baktığımda her yerde müthiş bir düzen görüyorum. Canlılar hiçte çarpık çurpuk değil, birbirlerinden türediklerine dair tek bir delil, tek bir ara form yok ortada.Bilim adamları yerin altından milyonlarca fosil çıkarmışlar. Bu milyonlarca yıllık fosillere baktığınızda hiçbir türün başka bir türe dönüşmediğini, bugün yaşayan halleriyle tıpatıp aynı olduğunu görmüşler.

Fosillerin evrim teorisini yıkmasının dışında kainatta öyle net bir matematiksel oran var ki, bu da evrim teorisini tam anlamıyla yerle bir ediyor. Çünkü bu matematiksel oran kâinatın tesadüflerle değil üstün bir akılla, yani Allah tarafından yaratılmasıyla ortaya çıktığını gösteriyor. Bir ayçiçeğinin yapraklarında, salyangozun kabuğunda, çam kozalağında, parmaklarımızda, yüzümüzde,piramitlerde “altın oran” diye isimlendirilen matematiksel bir sır bulunuyor. Hatta Kabe şehri de tüm dünyanın altın oran noktasında bulunuyor.

İtalya’nın Pisa Kenti’nden “Leonardo Pisano” veya lakabı olan “Fibonacci”, Ortaçağ’ın en etkili matematikçisi olarak anılıyor. Fibonacci’nin bulduğu sayı dizisi, kendi adı olan Fibonacci sayıları olarak biliniyor. Bu sayıların özelliği, dizideki sayılardan her birinin kendisinden önce gelen iki sayının toplamından oluşmasıdır.1 Fibonacci dizisi 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, … şeklinde ilerlemektedir.

Dizideki sayıları bir öncekine böldüğünüzde, birbirine çok yakın sayılar elde edersiniz. Hatta serideki 13. sırada yer alan sayıdan sonra bu sayı sabitlenir. İşte bu sayı “altın oran” olarak adlandırılan 1, 618’dir.

233 / 144 = 1, 618
377 / 233 = 1, 618
610 / 377 = 1, 618
987 / 610 = 1, 618
1597 / 987 = 1, 618
2584 / 1597 = 1, 618

Bu oran Allah’ın bir mucizesi olarak, doğadaki birçok varlıkta gözlenebilir. Hücrelerimizin içindeki DNA sarmalından, uzaydaki galaksilerin şekillerine kadar altın oranı bulmak mümkündür. Bu da tüm kainatı Allah’ın yarattığını, hiçbir canlının tesadüfler zinciriyle meydana gelmediğini ispatlar.

… Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)

1.Guy Murchie, The Seven Mysteries Of Life, First Mariner Boks, New York s. 58-59